AB'ye karşı kürsü mevzileri

Türkiye'nin AB üyeliği konusunda, bir karton kâğıdın yırtılması gibi iki tabakaya ayrıldık. AB'ye neden karşı olduklarına dair argümanları olanlara bir diyeceğimiz olamaz.

Türkiye'nin AB üyeliği konusunda, bir karton kâğıdın yırtılması gibi iki tabakaya ayrıldık. AB'ye neden karşı olduklarına dair argümanları olanlara bir diyeceğimiz olamaz. Ancak, kamu kurumu bazında devletin AB ile ilgili resmi söylemini tekrar eden, fakat uygulamada açıkça direnen münafık bir kesim var. Bunlara kısaca AB münafıkları diyebiliriz.
Diğer kurumlar şöyle dursun, biz yargıyı ele alalım.
Hayır zahmet etmeyelim, dün Radikal'de Neşe Düzel aynı şeyi Prof. Dr. Turgut Tarhanlı ile yapmış çünkü.
Röportajın bir yerine Tarhanlı, "Son yıllarda yapılan uyum yasaları ve reform çalışmaları çerçevesinde Türkiye ezberini değiştirmeye başladı. Yargının uygulamalarına bakıldığında, toplumun diğer kesimlerinde olduğu gibi yargı içinde de iki kesim var" diyerek bu düşüncemi doğruluyor.
Daha sonra "Bir kesim Türkiye'nin değişiminden ve demokratik bir toplumun gereklerine uymaktan yana duruyor ve özgürlükleri uyguluyor" diyor.
Benim 'AB münafıkları' dediğim kesim için de, "Özgürlükleri sınırlamaya dönük duruyor ve ulusal güvenlik söylemini öne çıkarıyor. Oysa bir yargıcın fonksiyonu vatanı korumak değildir" demiş.
Keşke bir anket yapma şansımız olsaydı da, bizatihi yargıçların bu konuda ne düşündüğünü öğrenebilseydik.
Bir tahminde bulunmak çok zor değil aslında. Bir yargıç 'vatanı korumak' meselesini neden asli görev olarak görmesin ki?
Maaşını milletin vergilerinden değil, devletin Hazine kesesinden bahşettiğini düşünen bir insan, vatana hizmet için elindeki tek gücü niye seferber etmesin ki?
Sonra 'vatanı korumak' tanımlamasını, karşıtı olan 'vatanı bölmek'ten yola çıkarak anlamlandıran kişi başka nasıl davranabilir ki?
Niye böyle şeyler geçiyor ki aklımdan?
Oysa yağmur olup yemyeşil bir ovaya yağmak var...
Sonra da bir dereye karışıp akmak, akmak, akmak...
Cumhurbaşkanı'nı duyan yok mu?
Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer'in, Cumhuriyet Bayramı nedeniyle yayımladığı mesajda rektörlerin 'Van çıkarması'na olumlu bakması ön plana çıktı.
Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu'nda Adalet Bakanı ve müsteşarının yer almaması gerektiğine ilişkin uyarısı arka planda kaldı.
Cumhurbaşkanı'nın aynı konuyu birincil mesele olarak ortaya koyduğu zamanlar da olmuştu, ne değişti ki?
"Yargı bağımsızlığı için, mahkemelerin yanında, yargı erkinin en önemli öğesi ve temsilcisi olan yargıçların da bağımsız olması gerekiyor" şeklindeki sözleri yeni bir şey değil. Kime sorsanız aynı görüşte.
Sanki kurulun bu yapısı 'Cumhuriyet'in değişmez nitelikleri'nden birisiymiş gibi, nedense bir türlü değiştirilemiyor.
Sayın Cumhurbaşkanı'nın 'ivedi' olarak çözümlenmesini istediği bu değiştirmeyi kim ciddiye alacak?
Eğer kimse ciddiye almayacaksa, bir Cumhurbaşkanı aynı isteği neden tekrarlar?
Hepimizin 'çocuk' yalanı
Kendimizin değil, genel anlamda bir 'çocuk sevgisi' konusunda bizim kadar riyakâr başka bir toplum var mıdır acaba?
Senede bir günü çocuklar için resmi bayram ilan ederek dünyada örneği olmayan bir jesti gerçekleştir, ama dayağın hayatın her alanındaki meşruiyetine dokunma.
Malatya'daki görüntülerin gözümüzün önüne serilmesiyle, nasıl da uykudan yeni uyanmış da, hiçbir şeyden haberimiz yokmuş gibi davranabiliyoruz. Yalanlarımız batsın bizim.
Böyle bir ortamda sadece, çocuk hakları ile ilgili olarak çırpınan sivil toplum örgütlerini, çocukların yargılamasının özel bir usulle yapılması için 'savaş' veren avukatları hatırlamak güç katıyor insana. 'Tehlikeli değiller, tehlikedeler' sloganını sokakta yaşayan çocuklar için üretmişlerdi, ama anlıyoruz ki bu saptama devletin koruması altındaki çocuklar için de geçerli.
Bu ülkede en zor şey, çocuk olmak.
Sami Selçuk iyi ki başkan değil
Eski Yargıtay Başkanı Sami Selçuk, Yüzüncü Yıl Üniversitesi Rektörü Yücel Aşkın'ın tutuklanmasından sonra YÖK'ün yargıya yönelik eleştirilerine, "Yargıtay Başkanlığı görevinde olsaydım tavır alırdım" demiş.
Biz de, "Sami Selçuk iyi ki Yargıtay Başkanı değilmiş" diyelim.
Üstelik, 'Yangına körükle gidilmez' diye bir deyimimiz var.
Yargıtay Başkanı'nın YÖK'e karşı tavır alması, bir yanlışı ikiyle çarpmak anlamına gelirdi ki, kamuoyu nezdinde zaten yeteri kadar yıpranmış her iki kuruma da çok daha büyük zararlar verebilirdi.
Çünkü bu zararın faturası, döner dolaşır yine topluma çıkardı.
Bir ülkenin asli kurumları arasında doğan bir zararın bir yerinden yeter ki dönülsün, toplum herhalükârda kârlı çıkar.
Kim takar AİHM'yi?
AİHM'nin Türkiye ile ilişkili olarak vermiş olduğu, 'Evlenen kadınların kızlık soyadını kullanamaması ayrımcılıktır' kararı, havada asılı kaldı.
Çankaya Nüfus Müdürlüğü'nün keyfi kararı nedeniyle Türkiye tazminata mahkûm olmuş, müdürün umurunda mı?
Davayı açan Avukat Oya Aydın, AİHM kararından sonra aynı nüfus müdürlüğüne tekrar başvurmuş, gene ret cevabı almış.
Nüfus müdürü istemiyor, zorla değil ya...
Bizim böyle vatan evladı bürokratlarımız vardır, öyle AİHM, MAHİM dinlemez.
Ağzından bir laf çıkmayagörsün, 'Nuh' der de, 'peygamber' demez.
Ta ki, Tanrı müstahaklarını verinceye kadar.