Bir avukatın ilanlı feryadı

Allah başka keder vermesin, Av. Senih Özay iptalini istediği Bakanlar Kurulu kararını </br>bulduramıyormuş.

Allah başka keder vermesin, Av. Senih Özay iptalini istediği Bakanlar Kurulu kararını
bulduramıyormuş.
Çareyi ilan hazırlamakta bulmuş:
ARANIYOR!
Bergama'da siyanürlü altın madenini mahkeme kararlarına rağmen izin verip açtıran 'Yok hükmünde Bakanlar Kurulu kararı' Danıştay, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, barolar, milletvekilleri ve halk tarafından
aranmakta, ancak bulunamamaktadır.
Bulana ödül olarak sıcak köy ekmeği arası bir cilt TC Anayasası verilecektir.
Avukatlar, çok inandıkları bir dava sırasında kendilerini kilitlenmiş hissettiklerinde garip tepkiler verir. Örneğin, Av. Ali Rıza Dizdar'ın mahkemenin kararını protesto etmek için cüppesini duruşma salonunda bırakıp gittiğini duymuştum. Bendeki tepki verme şekli ise, 'gözlerin donuklaşarak tek bir noktaya bakma' halinde oluyor.
Gerçektende, öyle bir an gelir ki, mahkemeye ne söylense, ne kanıtlar ileri sürülse, kâr etmez. Karar aleyhine çıkar da, insanın dosyayı dürüm yapıp, yiyesi gelir.
Hatırlayacaksınız, Senih Özay'ın Danıştay'da iptalini istediği, Bergama'da altın arama faaliyetine izin veren şu meşhur Bakanlar Kurulu kararı... Danıştay ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, 'Şu Bakanlar Kurulu kararını getir de bir görelim' demiş. Başvurusu sonucu Başbakanlık tarafından, 'gizlilik derecesi' bulunduğu için reddedilmiş.
Böylece 'devlet sırrı' literatürümüze, kanun, tüzük ve yönetmeliklerden sonra Bakanlar Kurulu kararı da eklenmiş oluyor. Darısı, kanun hükmünde kararnamelerin başına.
Mahkemelerin bilirkişi takıntısı
Mahkemelerin davaları 'bilirkişiye pas etme' gelenekleri 'takıntı' boyutlarına gelmiş durumda. Açık söylemek gerekirse, yargılamada asıl olanın, hâkimin dosyayı inceleyerek hüküm kurması olduğunu, ancak davanın konusu hâkimin bilemeyeceği ve uzmanlık isteyen bir alana giriyorsa, bilirkişiden görüş isteneceğini tüm avukatlar biliriz, ama pek de ses çıkarmayız. Hâkimle ters düşmeye korktuğumuz için, koşa koşa bilirkişi ücretlerini yatırıp, dört gözle raporu bekleriz.
Avukat Yıldırım Günday ise, Silivri Asliye Hukuk Mahkemesi'ndeki davasının bilirkişiye havale edilmesine karşı çıkmış ve ücretini yatırmamış. Mahkeme de davasını ret etmiş. Yargıtay, Günday'ı haklı bularak kararı bozmuş. Silivri'deki mahkeme tekrar yargılama yaptığında Yargıtay'ın kararına uyduğunu belirtmiş ama davayı yine ret etmiş. Yargıtay, bu kararı da bozmuş.
Yıldırım Günday'ın bu haklı direnişini uzaktan övmek kolay. Çünkü dava beşinci yılına girmiş durumda. İtiraf etmeli ki, bu direnci kıracak bir çok etken var. En başta da müvekkiller geliyor.
Davası ne zaman ve nasıl sonuçlanacak bilemeyiz ama, meslektaşlarımızın bu 'hukukçu duruşları', adil yargılamaya ilişkin umudumuzu diri tutuyor.
Devlet dairelerinde gasp
Gasp yahut diğer adıyla 'yağmalama', özet olarak bir kimsenin malının elinden zorla alınması oluyor. Meydana geliş şekline göre, Ceza Kanunu'nda birden fazla düzenleme var. Cezaları da, üç seneden başlayıp müebbet hapse kadar uzayabiliyor.
Gasp suçunu işlemek insana mahsus bir şey. Ağaçlar, kuşlar ve bulutlar
bu suçu işleyemezler.
Ama nüfus müdürlüklerine bir işlem yapmaya gittiğinizde, faks ücreti olarak önünüze bir 'perakende satış fişi' uzatabilir. Üzerinde KDV dahil dört milyon lira yazan fiş Nüfus Hizmetlerini Güçlendirme Vakfı, İnşaat, Taahhüt, Ticaret ve Sanayi İşletmesi'ne aittir. Adresi de şöyledir: Çamlıca Mah, 1. Çiftlik Cad. No: 22 Lalegül/Ankara.
Devletin kendi içinde böyle 'inşaat, taahhüt, ticaret ve sanayi işletmesi' şeklinde ticari örgütler aracılığı ile vatandaşı ödeme yapmaya zorlamasının elbette gasp ile doğrudan bir ilişkisi yok. Ama benzer tarafları da var.
Ceza Kanunu'ndaki gasp suçunu tarif ederken, "Şahsen veya malen büyük bir tehlikeye düşüreceği beyanı ile tehdit ederek o malı teslim etmeye veya o malın kendi tarafından zaptına karşı sükût etmeye mecbur kılarsa..." diyor.
Nüfus müdürlükleri bu fişlerin bedellerini, yurttaşını 'büyük bir tehlike ile tehdit' ederek almıyor, ancak 'sükût etmeye' zorladığı da açık.
İnsanları küçük bağışlar yapmaya zorlama geleneği, bugün birçok devlet kurumunda var. Adliyeler de buna dahil. Abarttığımı düşünebilirsiniz.
Sabıka kaydı için bir adliyeye başvuru yaptığınızda, aldığınız form için, önünüze Adalet Teşkilatını Güçlendirme Vakfı adına 500 TL'lik 'bağış makbuzu' koyarlarsa, beni hatırlarsınız.
Anadolu'da bayan hâkim olmak
'Geçen yazınızda, avukatlar için bulduğunuz 'Adliyelerin Tinerci Çocukları' sıfatına bayıldım.
Ben Anadolu'nun 10 bin nüfuslu, köy olma yolunda hızla yol alan bir ilçesinde yargıçlık yapmaya çalışıyorum. Eşim de
C. savcısı.
İlk geldiğimde Cumhuriyet'in henüz bu ilçeye uğramadığını düşünmüştüm.
Tüm kadınlar çarşaflı...Evler tek katlı ve kadınlar dışarıyı, dışarısı da kadınları görmesin diye, çevresi duvarlarla kaplı...
Sokakta bayan olarak bir ben dolaşıyorum, bir de maaş günleri birkaç öğretmen.
Adliyelerin tinerci çocuklarını çok seviyorum, insanları da...
Her gittiğim yerde, oranın insanına hizmet etmek için gittiğim inancıyla hareket ediyorum.
Herhangi bir mesleki hırs,
sıfat vs. beklentim olmadan, sadece ve sadece insanların haklarını teslim etmek için var gücümle çalışıyorum.
Sonra bakanlığımızın tayin kararnamesi geliyor önümüze... Kifayetsiz (böyle söylemeyi kendime de yakıştıramıyorum aslında), bir kitabın kapağını
açıp okumamış, mesleki sıfatı dışında hiçbir özelliği olmayan bazı meslektaşlarımın ağır
ceza mahkemesi başkanı olduklarını görüyorum... Üzülüyorum...
Daha da çok çalışıyorum, adliyeye bir şekilde yolu düşmüş mağdur insanlar için, tinerci çocuklar için...' (Mektubu yazan hâkim hanım, adını ve görev yaptığı yeri de yazmış. Biz yine de saklı tutalım, malum, tayin kararnameleri...)