Bu yazıyı hukuk fakültesi öğrencileri okumasın!

Yasalarımız, kesinleşmemiş ceza yargılaması kararlarının kamuoyunda tartışılmasını suç sayıyor. Ancak, neredeyse peş peşe denilebilecek aralıkta ve farklı mahkemeler tarafından verilen üç karar var ki, sessiz kalınması 'suç' sayılacak nitelikteydi.

Yasalarımız, kesinleşmemiş ceza yargılaması kararlarının kamuoyunda tartışılmasını suç sayıyor. Ancak, neredeyse peş peşe denilebilecek aralıkta ve farklı mahkemeler tarafından verilen üç karar var ki, sessiz kalınması 'suç' sayılacak nitelikteydi.
Derelerin tersine akması ne kadar garip ise, bazı yargılama süreçlerinin işleyişi de aynı şekilde geriye akıyor gibiydi.
İlk akla gelenler, 'Ermeni konferansı' hakkında verilen 'yürütmeyi durdurma', Hrant Dink hakkında verilen 'hapis', Yüzüncü Yıl Üniversitesi Rektörü hakkında verilen 'tutuklama' ve son olarak Bingöl Cumhuriyet Savcılığı'nın İHD Bingöl Şubesi'nin şikâyeti hakkında vermiş olduğu 'takipsizlik' kararı.
İlk üç karar medyada yeteri kadar ilgi gördü. Sonuncusu, yani İHD'yle ilgili olan sadece Radikal gazetesinde vardı.
Hukuk literatürüne geçecek nitelikte bir 'takipsizlik kararı olduğu için üzerinde biraz daha fazla durmayı hak ediyor.

'Geliyorum' diyen şiddet
Adnan Keskin'in haberini okuduğumda, 'Tanrım beni baştan yarat!' dercesine, 'Tanrım bana hukuku yeniden öğret!' diye söylenesi geliyor insanın.
Temmuz ayı başında Bingöl'de, Şehit Aileleri ve Malulleri Derneği yöneticileri İHD ile ilgili olarak 'halkı kışkırtacak' nitelikte bazı eylemlerde bulunmuş.
Böyle bir olay üzerine emniyet, 'Şehit Aileleri Derneği' yöneticileri hakkında soruşturma başlatıp, İHD'yle ilgili olarak da güvenlik önlemleri alması gerekiyor değil mi?
Hayır efendim, tam tersi olmuş.
İHD yöneticileri güvenlik konusunda emniyeti uyarmasına rağmen kimse elini kıpırdatmamış. Gerçekten de iki gün sonra derneğin kapısı meçhul kişiler tarafından kırılarak eşyalar tahrip edilmiş.
Bu durumda da İHD yöneticileri hem saldırı hem de gerekli tedbiri almayan emniyet hakkında Bingöl Cumhuriyet Savcılığı'na şikâyette bulunmuşlar.
Fakat, Cumhuriyet Savcısı Müslüm Canpolat şikâyetle ilgili gerekli incelemeyi yapmış ama iddiaları yetersiz bulmuş olmalı ki, 'takipsizlik' kararı verilmiş.

Takipsizliğin takibi
Sonuç olarak 'takipsizlik' de bir karardır, elbette verilebilir.
Ancak, oldukça somut gözüken iddialar hakkında nasıl bir soruşturma yapılmış da böyle bir karar verilmiş diye merak etmez mi insan?
Adnan Keskin de bunu yapmış ve 'takipsizlik kararı'nın gerekçesini incelemiş.
Bu arada küçük bir uyarım olacak. Yazının bundan sonraki bölümünü hukuk fakültesi öğrencileri ile öğrenci aileleri tarafından okunmasını pek tavsiye etmeyiz.
Öğrenciler, "Ben böyle bir hukuk sisteminde mi görev yapacağım?' diyerek fakültelerinden ayrılmak isteyebilirler. Öğrencilerin aileleri de 'Hukuk okumak için onca emek verdiler, bari Adalet Meslek Yüksek Okulu'na yatay geçiş yapıp mübaşir olsunlar' diyerek, çocuklarının istikballeri için
telaşa kapılabilirler.
Gelelim, savcılığın vermiş olduğu gerekçeli karara:
(Parantez içindeki vurguların vebali bana aittir, Adnan Keskin'in günahı yoktur.)

Unutulmaz gerekçeler!
1) Polisin suçu önlemek gibi bir yükümlülüğünün bulunduğunun kabulü zorunlu olmakla birlikte, her suçun önlenmesinin fiiliyatta imkânsız olduğunun kabulü de gerektiğinden ve söz konusu suçun önlenmesinde de herhangi bir ihmalleri görülmediğinden. ('Fiiliyatta önlemesi imkânsız suç' tanımından ne kastedildiğini anlayabilmiş değiliz. Acaba, Allahu teala tarafından verilen her türlü gazap, vahşi doğanın yarattığı afetler, gibi şeyler kastediliyor olabilir mi?)
2) Bingöl Şehit Aileleri ve Malûlleri Derneği yöneticilerinin yapmış olduğu basın açıklamasında müştekinin başkanlığını yaptığı derneğe (İHD), karşı eleştiri niteliği taşıyan sözler bulunmakla birlikte, söz konusu açıklamanın iki gün önce yapıldığı dikkate alındığında ve yine suç tarihinde Genç ilçesi yakınında PKK militanlarınca trene saldırı düzenlenerek beş güvenlik görevlisinin şehit edildiği...
(Demek ki, doğadaki 'etki-tepki' çelişkisinin sosyal hayattaki karşılığı olarak, beşeriyetteki bazı olaylar gerçekleştiğinde peşinden bazı suçların işlenmesini de kaçınılmaz kılarak, meşrulaştırabiliyor)
3) İHD kurucusu ve eski yöneticisi olan kişilerde olduğu gibi (Adalet Ağaoğlu) halkta da mevcut olan, derneğin terör örgütünün savunuculuğunu yaptığı yönündeki ciddi kaygılar birlikte değerlendirildiğinde, söz konusu basın açıklamasıyla saldırı arasında illiyet bağı olmadığı anlaşılmakla şüpheliler hakkında kamu davası açılmasına yer olmadığına... ( Ağaoğlu'nun istifasıyla birlikte, İHD kamuoyunda epeyce tartışıldı. Eğer bu istifa hukuk literatürüne mal olacak ise, sanırım gerekçede yer alış şekliyle mümkün olabilecek)
Bu ayıp hepimizin!
Olacağı buydu tabii ki... İnsan Hakları İzleme Örgütü, son dönemde cılkı çıkarılan düşünce özgürlüğü davalarıyla ilgili olarak Adalet Bakanı Cemil Çiçek'e mektup göndermiş. Mektupta, tüm savcı ve hâkimlerin, insan hakları sözleşmelerinin iç hukukun bir parçası olduğunu artık anlamaları gerektiği ve görevlerini bu temel esasa göre yerine getirmeleri istenmiş.
İnsan Hakları Örgütü, "Son zamanlarda açılan davalarda ise, bazı savcı ve hâkimlerin ya ifade özgürlüğü hakkında yeterli eğitime sahip olmadıkları ya da uluslararası hukuku kasıtlı olarak yok saydıkları görülmektedir. Savcılar ve hâkimler, hükümetin AB projesine katılmayabilirler, ama bu hoşnutsuzluklarını vatandaşlara karşı yersiz davalar açarak açıklayamazlar" diyerek, söylenmesi gereken her şeyi söylemiş bile...
Bu ayıp aslında hukukçular olarak hepimizin. Bizim teorik olarak dilimizden düşürmediğimiz ama pratikte kulak arkası ettiğimiz 'insan hakları sözleşmelerinin iç hukukun bir parçası olduğu' gerçeğini nasıl da yüzümüze vurmuşlar.