Camiden adliyeye

Devlet nezdinde vatandaş kavramının iki hali vardır. 1) Masum hali, 2) Suçlu hali...</br>Kural olarak herkes 'masum vatandaş' statüsündedir.

Devlet nezdinde vatandaş kavramının iki hali vardır. 1) Masum hali, 2) Suçlu hali...
Kural olarak herkes 'masum vatandaş' statüsündedir. Caddede yürüyüp, pazarda alışveriş yapıp, akşamları evinde TV dizisi seyrettiği müddetçe tüm vatandaşların bu kapsam içinde olduğu varsayılır.
Ancak, bir vatandaş ne zaman ki adımını adliye veya Emniyet'in kapısından içeri atar, bu statü kendiliğinden değişir ve birden 'suçlu vatandaş' kategorisine girer. Bu suçluluk ceza hukuku anlamında değil, bir nevi 'kirlenmişlik' bağlamında bir şeydir.

Suçluluk töhmeti
Bu nedenledir ki, karakola çağrılan vatandaş, hakkında geç işlem yapılması halinde sesini çıkaracak olsa 'Fazla konuşma! Buraya camiden gelmedin herhalde' diye terslenir.
Polise göre, karakolda bulunan her sivil kişi, kendisine yapılacak her tür muameleye razı olmak zorundadır.
Çünkü karakola yolu düşmüş bir kişi, 'potansiyel suçlu' töhmeti altındadır. Camiden getirilmediğine göre, mutlaka bir kabahati vardır. Polisin görevi de, ne yapıp edip, bu kabahati bulmaktır.
Bu arada, eğer vatandaş haddini bilmeyen, yani hakkını arayan biriyse, fazla kusur aramaya da gerek yoktur, hakkında 'memura hakaretten' işlemi yapılır, görev tamamlanmış olur. Fakat şunu da belirtelim ki, bütün bu söylediklerimiz geniş bir zaman dilimi içinde geçerli olan bir tutumdur.
Son yıllarda, vatandaşın Emniyet'te iyi muamele görmesi konusunda, yavaş da olsa, normalleşmeye dönüşme içinde olunduğunu söyleyebiliriz.

Asabi hâkim
Öte yandan, masumiyetten suçluluğa dönüşmenin sembolik özeti olan 'cami-karakol' ilişkisinin bir versiyonu da, adliyelerde görülür. Örnek olarak, hâkimlik görevi yapan bir okurun bana göndermiş olduğu mesajından söz edeyim size...
Hatırlarsanız, geçen yazımda, hâkimlerin duruşma sırasında sanık, tanık, davacı ve davalıya karşı biraz daha nazik olmalarına ilişkin, ricada bulunmuştum. Vay, sen misin böyle diyen!
Orta Anadolu'daki bir ilçenin hâkimi, zehir-zemberek bir cevap yollamış.
Belli ki çok sert bir hâkim. Mesajına başlarken 'Merhaba' demeyi bile lütuf sayıyor, kısaca 'Mrb' demekle yetinmiş.
Tırnak içindeki ifadeler ona, parantez içindekiler bana ait:

Mrb!
"Mrb 24.12.2004... Hâkimleri nezakete davet ettiğiniz yazınız..." (Görevi hâkimlik, ama kendisine fazla hâkim olamadığı çok açık. Mesaj yollamıyor da, zabıt kâtibine tezkere yazdırıyor sanki).
"Sanırım basın önünde bir duruşma izlediniz..." (Bunu bilmiyordum. Hâkimler, sadece gazetecilerin izlediği duruşmalarda mı kontrollerini kaybedip, nezaket sınırlarını aşıyor acaba?)
"Kimseye beyefendi deme gibi bir yükümlülüğümüz yok." (İşte burada, yerden göğe kadar haklı. 'Beyefendi', ancak bakanlık müfettişlerine yöneltilmeyi hak eden bir hitap şekli olmalıdır. Geride kalan herkesle, azarlama içeren bir tonda konuşabilirler. Hatta, cep telefonunun zili bülbül sesi şeklinde çalan bir adliye mensubunu cezaevine göndermekle yetinmeyip, 900 kilometre uzaktaki bir adliyeye bile sürdürebilirler.)
"Sanıkları biz camiden toplayıp getirmiyoruz." (Gördünüz mü, meseleyi dönüp dolaşıp sonunda yukarıda sözünü ettiğimiz 'cami'ye nasıl da getirmiş.)

Adı bende saklı
Yaptığı görevin kamusal ağırlığından ve 'yükümlülüğünün' ne olduğundan habersiz bu hâkimin adını yazmayacağım. Üstelik yazsam da, neler olabileceğini tahmin edebiliyorum.
Bakanlık müfettişleri hakkında soruşturma açmakta geç kalmayacaklardır. Ama sonunda kimse o hâkime 'Sen hâkimlik görevinin henüz bilincinde değilsin, seni biraz eğitime almamız gerekiyor' demeyecektir.
En fazla, bulunduğu yerden biraz daha doğuda kalan ilçelere tayin etmekle yetineceklerdir. Zaten yeteri kadar asabi olan hâkimimiz daha da celallenecek, tüm hıncını yeni tayin olduğu yerdeki insanlardan çıkaracaktır.
İşte böyle! Velhasılı, nezaket talep ettik diye, bir hâkim bize çok kızmış. Nezakette, mütekabiliyet kuralının geçerli olduğunu, asla tek taraflı olmayacağını bilmiyor anlaşılan.