Dokununca solgun bir gül olan yargıçlar

Geçtiğimiz günlerde Radikal'in 'yorum' sayfasında Financal Times gazetesinde Vincent Boland imzalı yazıda, son gelişmelerle ilgili olarak bazı tespitler yer almıştı.

En çok güz ayları ve yağmur yağınca/Alçalır ya bir bulut, o hüzün bulutunda.
Uzanıp alıyorum, kimse olmuyor/Solgun bir gül oluyor dokununca
Behçet Necatigil


Geçtiğimiz günlerde Radikal'in 'yorum' sayfasında Financal Times gazetesinde Vincent Boland imzalı yazıda, son gelişmelerle ilgili olarak bazı tespitler yer almıştı.
Ancak, değişik yayın organlarında rastladığım benzer tespitlerden çıkardığım bir sonuç var:
Bu tür dış mahreçli hukuksal bakışların, Türk yargısına ilişkin değerlendirmeleri, aysberg misali, sadece ilk bakışta görülebilecek yüzeyi ile sınırlı kalıyor.
Boland'ın sözünü ettiğim yazısında "Türkiye, AB'ye üyelik çabası çerçevesinde değişimler geçirse de, devletin haklarını bireyin haklarının üzerine koyan bir adalet sistemini hâlâ sürdürüyor." Yazısının devamında da, yapmış olduğu tespitlerin nedenselliğini şöyle açıklıyordu:
"Sorunun bizzat anayasa olduğuna inananlar da var. 1980 askeri darbesinden sonra yürürlüğe giren bir anayasa bu ve o günden bu yana birçok revizyondan geçti. Fakat görünen o ki anayasanın yazıldığı bağlam (Türkiye'nin kendisini, ülkeyi parçalamayı hedefleyen düşmanlarla kuşatılmış gördüğü bir dönemdi bu), yorumlanma biçimini hâlâ etkiliyor."

Kalıtsal nedenler
Bu tespitlerin doğruluğu tartışılmaz, ancak son 'Ermeni konferansı'nın iptali' ve 'Orhan Pamuk davası' ölçeğinde de geçerli olduğunu söylemek, bana biraz fazla zorlama gibi geliyor.
Of ki of, Türk yargısının bu son iki davayla ilgili tavrının 'kalıtsal' denilebilecek kadar derinliği olan nedenleri var, kimse ilgilenmiyor.
Hâkimlik-savcılık müessesesi, bugüne kadar pek sorgulanmamış 'yargıçlık kültürü' denilen temel bir sorunu habis ur gibi bünyesinde taşımasının üzerinde kimse durmuyor..
Bu temel sorun ya hiç yokmuş gibi göz ardı ediliyor ya da önemsiz bir detaymış gibi üzerinde fazla durulmuyor.
Bir hukuk fakültesi mezununun, tamtakır bir hâkim-savcılık mesleği bilgisiyle staja başladıktan sonra, nasıl bir yargı ve yargıçlık kültürü tedrisatından geçerek duruşmadaki kürsüye oturduğunu, niye hiç kimse merak etmez?
Meslek yaşamı boyunca hukuksal gelişimini nasıl sağlar bir yargıç?
Ve bu arada öğrencilik döneminden edindiği siyasal, sosyal ve kültürel birikiminde ne tür kaçınılmaz mutasyonlara uğrar?
Ne Adalet Bakanlığı, ne hukuk fakülteleri, ne barolar, ne de hukuk kurumları... Kimse, ama kimse bu tür soruların ve cevaplarının kendi alanı içinde kaldığını kabul etmez.

Hazine şükranlığı
Ah, ah! Üniversitelerin görece de olsa özgür ortamında beyinsel fidan salmaya başlayan hukuk fakültesi mezunları, ilk düşünsel çıtırtıyı hâkim ve savcı stajına başladıklarında yaşar, kimse bilmiyor.
İki yıl sonra nasıl da, mesleğe başladıklarında adalet adına karar veren değil, maaşını aldığı işverenin çıkarlarını korumak ve korumakla kendini yükümlü sayan bir anlayışın ezici baskısıyla yargılayıp, karar vermeye başlayanlar çıkar aralarından.
Maaşını aldığı ve içinden derin bir şükran beslediği devletinin dışında kalan ve ait olduğu halkının davalarına, burnu hafif kıvrılmış umursamazlıkla bakanlar görülür, of, of!
Nasıl oluyor, niye kimse merak etmiyor, üniversite çağlarının gözleri bazı ışıltılı çocukları duruşma kürsüsüne çıktıklarında bakışları donuklaşıyor?
Niye hâkim-savcı olunca solgun bir güle dönüşüyor, hukuk fakültelerinden yeni mezun olmuş kimi genç tomurcuklar?