Hukuka dair küçük sevinçler

'Neden biz dışarıdan bir talep gelmeden çağdaş bir hukuk düzenlemesi yapamıyoruz? </br>Neden yargımızın içinden bütün toplumu utandıracak skandallar çıkıyor?

'Neden biz dışarıdan bir talep gelmeden çağdaş bir hukuk düzenlemesi yapamıyoruz?
Neden yargımızın içinden bütün toplumu utandıracak skandallar çıkıyor? Neden bu toplumun sağlam bir hukuk sistemi için büyük bir talebi yok? Neden bazen yargıçlar hukuk çerçevesini aşan işler yapmaktan hiç çekinmiyorlar? Yargı, bilime müdahale etme cesaretini nasıl kendinde bulabiliyor? Niye biz bütün bu çarpıklıkları düzeltebilmek için Avrupalılara muhtacız? Eğer kendi adalet sistemimizi kendimiz düzeltebilmiş olsaydık, bugün Avrupa Birliği'ne üye olup olmamak bizim için bu kadar büyük bir hayati anlam taşır mıydı?"
Yukarıdaki sorular, dün Radikal'de değerli hocamız Prof. Dr. Köksal Bayraktar ile görüşme yapan Neşe Düzel'in röportajının girişinde
yer alıyor?
Bu soruların her biri, Türkiye'de hukukun reel sorunlarını kalın çizgilerle çizen bir önem arz ediyor. Keşke, Düzel'in bu analitik sorularını kendine 'sorun' edecek birkaç hukuk kurumumuz olsaydı. 'Hiç mi yok?' diye soracaklara cevabımız maalesef 'Evet!' olacaktır.
Hukuk kurumları bir yana, bu soruların hukuk fakültelerinde bitirme ödevi konusu olabileceğinden bile şüpheliyim.
Bu duyarlılık konusunda fakülteler bağlamında ihtiyat payı bırakmamın nedeni, dün Düzel'in röportaj konuğu olan Köksal Bayraktar gibi
değerli akademisyenlerimizin varlığından haberdar olmamdır.
Köksal hoca, kendini ceza hukuku özelinde hukuka adamış örnek hocalarımızdandır. Galatasaray Üniversitesi'ndeki dersleri, çeşitli seminerler düzenlemekteki gayreti, Ceza Hukuku Derneği'nin kurulması ve Güncel Hukuk Dergisi'ni yayın dünyasına kavuşturma konusundaki başarısı ile hukuk dünyası içinde bu kadar üretken olan ender, bu nedenle
de örnek bir hukukçudur.
Köksal Bayraktar, röportajın bir yerinde "Türk halkı kendisi için hukuk istiyor. Sokaktaki adam hakkını elde etmek istiyor. Daha adil, daha açık
ve daha çabuk bir yargılama talep ediyor" sözleri karşısında çakıldım, kaldım.
Aynı şekilde "Türkiye'de hukuk alanında her an mücadele eden etkili sivil hukuk örgütleri yok. Barolar ya mesleki sorunlarla ilgililer ya da birtakım siyasi olayların içindeler" şeklindeki ifadesine de...
Sevgili hocamın, Türkiye'de ceza hukukunun toplum tarafından algılanışı konusunda göstermiş olduğu sosyolojik, psikolojik ve kültürel yaklaşımı, aynı zamanda 'Türkiye'de Hukuk' gibi çok daha geniş bir sorunu kucaklıyor.
Eline sağlık Neşe Düzel, diline sağlık Köksal Bayraktar hocam...
Boşanma arifesindeki babalar
İngiltere'de yapılan bir araştırmada, annelerinin baktığı çocukların, dadı, yuva ya da akrabalarca bakılanlardan daha başarılı olduğu tespit edilmiş.
Bu sonuca, değişik yaş gruplarının yedi yılı boyunca izlenmesiyle varılmış.
Araştırmada çocuklara bir dizi yetenek testi uygulanarak, yetişkinlerle kurdukları göz kontağı seviyesi ölçülmüş.
En kötü durumda olan çocukların, gelişiminin ilk yıllarını yuvalarda geçirenler olduğu, en iyi sonuç verenlerin annelerinin yetiştirdiği çocuklar olduğu ortaya çıkmış. Bu grubu dadı veya bakıcıları tarafından yetiştirilenler izlerken, akrabaların baktığı çocukların durumunun yuvalardakilerden biraz daha iyi durumda olduğu sonucuna varılmış. Anneleri tarafından yetiştirilmeyen çocuklarda görülen ortak olumsuz özellikler ise şiddetli öfke, içe kapanıklık, şikâyetçilik
ve üzüntü olarak gözlenmiş.
Uzmanlar, en çok tercih edilen, bir akrabanın bebeğe bakmasının, sanıldığı gibi en iyi yol olmadığını söyledi.
Bu haberin, hukuksal açıdan bizim için şöyle bir önemi var: Boşanma arifesinde olan birçok baba, yaşına bakmaksızın çocuklarının velayetini alma gibi bir histeri içine girer. Salt, eşini yıpratmak ve intikâm almak için yaptıkları girişimin çocuğunda yaratacağı olumsuzlukları fazla umursamaz.
İngiltere'deki araştırmaların sonuçları, bizim hukukumuzda çoktan yerleşik bir içtihat haline gelmiştir.
Bizim mahkemelerimiz de, bu tür saplantı içinde olan babaların gayretlerini boşa çıkarıp (olağanüstü kötü bir yaşam tarzı veya koşullara sahip olduğu tespit edilmedikçe) çocukların velayetini anneye verilmesini hükme bağlarlar.
Ne dersiniz, hukuka dair küçük bir sevinç duymamız için bile yeterli bir neden değil midir bu?..
Müzakerelere hukukçu önerileri
Evet, tarihi gün geldi ve 3 Ekim 2005 itibarıyla AB müzakereleri başladı. Ancak dünkü haberlere göre gidişat, hiç de bizim istediğimiz yönde seyretmiyor.
Bahçeşehir Üniversitesi Rektörü ve Anayasa Hukuku Profesörü Süheyl Batum, böyle bir sonucu öngörmüş olacak ki, dünkü Vatan gazetesinde yer alan köşesinde bazı önerilerde bulunuyordu.
Süheyl Batum, "Bu koşullar arasında 'hukuksal zorunluluk doğuracak koşulları' mutlaka diğerlerinden ayırmamız gerekir " diyerek, "Bizi bugün için de, ilerisi için de bağlayacak olan hukuksal formüllerin, hukuksal koşulların çok önemli olacağını unutmamamız gerekir" diyordu.
Batum, 1999'da da, 2004'te de, 'Ek Protokol' konusundaki gelişmeleri hatırlatarak, Avrupalı dostların, başbakanların, dışişleri bakanlarının, 'Şimdilik bunu kabul edelim, daha ileride düşünürüz' türünde yaklaşımlarının, 'hukuk kurallarının bağlayıcılığı' karşısında kesinlikle bir anlam ifade etmediğinin altını önemle çiziyordu.
Değerli hoca, çok yerinde olarak şu üç noktanın önemini vurguluyordu:
1- Avrupalıların bir bütün halinde bize karşı ve düşman olmadıkları.
2- 'Hukuksal zorunluluk doğuran, bizi ileride de bağlayacak koşullara' dikkat edilmesi.
3- Bunun dışındaki siyasal koşulların pek büyük bir önem taşımayacağı; bu ülkeler Türkiye'yi tanıdıkça, kendine güvenen bir Türkiye'nin neler yapabileceğini gördükçe, şimdi konulması için ısrar ettikleri bu 'siyasal koşulların' hiçbir anlam taşımayacağı.