Kızıltepe olayı utancı

'Kara haber tez gelir' derler, ama Kızıltepe'de evleri-nin önünde öldürülen baba-oğulun haberi İstanbul'a çok geç geldi. Geç ve azar azar geldi.

'Kara haber tez gelir' derler, ama Kızıltepe'de evleri-nin önünde öldürülen baba-oğulun haberi İstanbul'a çok geç geldi. Geç ve azar azar geldi.
Mardin Kızıltepe'de, akşam karanlığında, mahallenin ortasında, yolculuğa çıkacak olan kamyon şoförü ile oğlu otomatik silahlarla öldürüldü.
Güneydoğu'da olağanlaşmış öldürme biçimlerine aşina olmamıza rağmen, Kızıltepe'deki olayın gerçekleşme şeklinde bir tuhaflık vardı.
Ne 'Faili Meçhul Cinayetleri İç Tüzüğü'ne(!) uyuyordu ne de
'Yargısız İnfaz Yöntemleri'ne...

Olayı anlamak
Cinayet öncesi ve sonrasındaki gelişmelerle ilgili bilgilerin netleşmesinin uzaması, medyanın haberi ucundan, kenarından vermesinin ve özellikle İçişleri Bakanlığı'nın uzun süre suskun kalmasının bir nedeni olmalı.
Kızıltepe'de meydana gelen olayı serinkanlılıkla değerlendirip, devlet güçlerinin yeni adam öldürme biçimini anlamak gerekiyor.
Emniyet'in bu operasyonu tüm detaylarıyla incelemeye alıp, önyargılardan uzak bir analiz yapmadıkça, devletin bu konuda zaten yeteri kadar kötü olan siciline bir çentik atmaktan öte bir anlamı olmayacak.
Bu yöntem denenmezse, olaya karşı duyulan öfke ve kızgınlık, devletin iç güvenliğe ilişkin uzun süredir yaşadığı iç kanamanın gözler önüne serilmesini yine engelleyecektir.
Bugüne kadar faili meçhul cinayetler ve yargısız infazlarla ünümüz tüm dünyada yaygınlaşırken, devletin istihbarat birimleri dahil olmak üzere, iç güvenlik teşkilatının içinde bulunduğu acizliğin üzerinde yeteri kadar durulmadı.

Hangi istihbarat?
'Jandarma servisine saldırı düzenleyecekler' şeklindeki isimsiz bir ihbar, şehrin ortasındaki bir evin insanlarını sorgusuz, sualsiz kurşunlamak için yeterli bir neden olabilir mi?
Oldukça kalabalık sayıdaki Emniyet görevlisini, eli silahlı eşkıya gruplarından ayıran temel bazı özellikler olmalı değil mi?
Ayaklarında terliklerle kamyona erzak yüklemekte olan baba-oğulu yakalamak yerine, otomatik silahlarla taramayı tercih eden, bir teşkilatın, devletin iç güvenliğini sağladığı söylenebilir mi?
Vücudundan dokuz kurşun çıkan çocuk için, 'Karanlıkta koca adam gibi görünüyordu' diyebilen bir Emniyet görevlisi, bireyin yaşama hakkının kutsallığından haberdar olabilir mi?

Otomatik silah güvenliği
Kızıltepe'de meydana gelen olay, devletin Emniyet güçlerinin güvenlikle ilgili bilgisizliğin, teşkilatın insan unsurunda egemen olan cehaletin, beceriksizliğin düzeyini göstermektedir.
İçişleri Bakanı'nı bile suskun bırakan, medyanın olaya mesafeli yaklaşmasının altında yatan asıl neden, istihbarat birimleri dahil tüm Emniyet teşkilatının içinde bulunduğu aczin bu boyutlarda olduğunun fark edilmesi karşısında duyulan şaşkınlıktır.
Bu şaşkınlığı hemen tüm ülke yaşadı.
Ve bu şaşkınlık, yerini utanmaya bıraktı.
Ben Emniyet güçlerinin bugünkü yapılanmasıyla, benim güvenliğimi sağlayabileceğinden kuşkuluyum.
Onlara inanmıyorum, sadece utanıyorum.
Savcıların kürsü aşkı
Çok değil, bundan sekiz ay önce, Avrupa Birliği Komisyonu hukukçuları, Türkiye'deki yargılamayla ilgili yaptıkları incelemenin sonuçlarını açıklamışlardı.
Mahkeme salonlarındaki oturma düzeninin 'savunmayı etkisiz bıraktığı' ve 'yargıçla savcıyı birbirine fazla yakınlaştırdığı' sonucuna varmıştı.
Komisyon, yargıç ve savcıların mahkeme salonuna aynı kapıdan girmelerini, karar aşamasında aynı odayı paylaşmalarını, buna karşın avukatların adliyelerin cümle kapısını kullanmalarını da, Avrupa Birliği hukuku ilkelerine uygun bulmamıştı.
Biz de, bu konuları düzenleyen CMUK'u değiştiriyorken, mahkeme kürsülerindeki 'marangoz hatasını düzeltelim' dedik.
Ama öyle olmadı. Adalet Komisyonu'nda AKP ve CHP'li bazı üyelerin değiştirilmesini istediği, 'savcının, hâkimin oturduğu kürsüden inmesi' yönündeki değişiklik gerçekleşmedi.
Yeni CMUK'ta savcıyı, sanık ve avukatların yanında bir yere oturtmayı hedefleyen düzenlemeyle ilgili önerge, komisyonda reddedildi.
Aksi olsaydı şaşardım zaten.
Savcıyı, avukat gibi yargılamanın bir unsuru konumuna düşürülmesini beklemek hayalden öte bir şey olamazdı.
AB Komisyonu hukukçuları ne derse, desin... Bu ülkenin kendine özgü gerçekleri vardır. Savcı, adaletin tecelli etmesini sağlamaktan önce, devletin bekasını korumak ve kollamakla yükümlüdür(!). Avukatın düzeyine indirilmesi, savcının yani devletin vakarı ve saygınlığına halel getirebilirdi(!).
Bu nedenle savcının kürsüsündeki yeri değiştirilemez(!). Aslında değiştirilmesi teklif dahi edilememesi gerekirdi, ama oldu bir kere(!).
Hayırlı(!) olsun.