Stat cinayetinin diğer yüzü

İnönü Stadı'nda 16 yaşında bir gencin ölümüyle sonuçlanan olayın boyutları, klasik bir cinayet davasını aşacağa benziyor. Cinayeti hazırlayan nedenler ve...

İnönü Stadı'nda 16 yaşında bir gencin ölümüyle sonuçlanan olayın boyutları, klasik bir cinayet davasını aşacağa benziyor. Cinayeti hazırlayan nedenler ve koşullar, yan unsur olarak ayrı bir davaya dönüşürse, BJK yönetiminin, stat amirinin başı derde girebilir. Bunlar ileride gündeme gelecek konular.
Oysa bugün, olayın yarattığı etki her ne kadar kamuoyunun ilgisinden uzaklaşmaya başlasa da, hükmünün aynı şiddette sürdüğü yerler var.
İki yas evi
Maktulun (ölen gencin) ailesi, olayın şokunu atlatamamıştır henüz. Çocuklarının her an çıkıp geleceğine dair bir halüsinasyon nöbetleri yaşanır. Ağlamalar hıçkırıklara dönüşmüştür. Arka odalardan belli belirsiz bir kadın iniltisi gelir. Kalabalık taziye ortamlarının büyük suskunluğunda, sadece derin iç geçirmelerin sesi duyulur.
Aynı sessizlik, cinayete neden olan sanığın evinde başka bir versiyonuyla hüküm sürer. Aile bireyleri, ne zaman evlatlarının genç yaşta mahpus damlarında çürüyeceğini düşünecek olsalar, çocuğunu kaybeden karşı ailenin yaşadığı derin acıyı hatırlayıp, dışa vurulması yasak bir kederi duyumsarlar.
Sanık sandalyesine oturmuş çocukları için avukat tutmuşlardır. Fakat bunu bir hakkın kullanılmasının gönül rahatlığı değil, tuhaf bir eziklik içinde yapmışlardır. Çünkü toplumun, bu türden cinayetler söz konusu olduğunda, 'Katil her şeyi itiraf etmiş işte, avukat daha neyi savunacak?' önyargısı depreşir. Avukatın, sanığın bu olayda masum olduğunu ıspatlamak için değil, sadece işlenilen suça karşılık gelen cezadan fazla hapis almaması için uğraşacağı, hâlâ pek bilinmez.
Kasıt ne?
Öte yandan cumhuriyet savcısı ise, yakında açacağı davayla ilgili olarak iddianamesinin hazırlıklarını sürdürmekle meşguldür. Önce olayı karşılayan suç tipini belirleyerek, davayı Ceza Kanunu'nun hangi maddesinden açacağını belirlemeye çalışıyordur. Kitap karıştırıyor, Yargıtay kararlarına bakıyor, belki birkaç arkadaşının görüşünü alma gereği duyuyordur.
Dava, yeni Türk Ceza Kanunu nisan ayında yürürlüğe gireceği için, dava eski kanuna göre açılacaktır. Ve bu tür davaların nirengi noktasını, sanığın fiili ile ölüm arasındaki 'nedensellik bağı' ve 'kast unsuru' oluşturur.
Adli Tıp'ın vereceği otopsi raporu beklenecektir. Meydana gelen ölümün, failin bıçak darbelerinden mi, yoksa hastaneye geç götürüldüğü için kan kaybından mı oluştuğunun belirlenmesi önemlidir.
İkinci önemli nokta ise, failin bıçaklama darbelerinin öldürme mi, yoksa yaralama kastıyla mı yaptığının belirlenmesidir. Örneğin, ölüme sebebiyetin kasten olup olmaması, sanık için istenecek cezanın üst sınırı olan 24 sene mi, yoksa 8 sene mi olacağını da belirleyecektir.
Sanığın, maktulü yaraladıktan hastaneye götürme yerine, maçı izlemek için tribünlere gitmiş olması, sabıkalı olması vb unsurlar da, alacağı cezanın artmasında etkili olacaktır.
Kime hangi suç?
Buraya kadar hep tek sanıktan söz ettim, küçük bilgilendirme mahiyetinde olan açıklamalarımı, bıçaklama fiilini yaptığını itiraf eden kişiyle sınırlı tuttum. Oysa, olayla ilgili yan fail olarak üç arkadaşı daha tutuklandı. Onların, bu olayda hangi suçla yargılanacağı henüz belli değil.
Eski Ceza Kanunu'muzda 'kavgaya el atmak' şeklindeki düzenlemede "kavgada bir şahıs ölmüş olur yahut yaralanmış bulunursa o şahsa karşı kavga esnasında el uzatmış olanlardan her biri.." diye bir hüküm var. Bu hüküm uygulanacaksa, diğer sanıklar için, süresi iki ile beş sene arasında değişebilen hapis cezası söz konusu olabilecek. Buraya kadar söylediklerimizin hepsi, medyadan edindiğimiz bilgilere dayanan varsayımdan ibaret.
Davanın hangi suçlardan açılacağı, hangi cezaların isteneceğini cumhuriyet savcısı belirleyecektir. Bu suçlamaların yerinde olup olmadığını da, mahkeme takdir edecek. Velhasılı, kamuoyunun gündeminde soğumaya başlasa da, stat cinayeti başka bir cenahta tüm sıcaklığını koruyor.
Hayatı paylaşmak(!)
Ali Kırca, epey bir zaman var ki, atv'deki ana haber programını, çok sıcak bir mesajla bitirir. Ekran başındaki izleyicilerine veda ederken, ertesi günkü programına davet eder ve gerekçesini gülümseyerek şu sözlerle açıklar:
'Hayatı paylaşmak için...'
Finaldeki bu mesaj, haberlerde yer alan tüm olumsuz olayların etkisini biraz da olsa azaltır, izleyicilerde bir umut kıvılcımı yaratmaya yeter.
Haberlere kayıtsız kalan küçük çocukların, programın sonuna doğru ekrana yaklaştığını, Kırca'nın bu sözlerini sesli olarak tekrarladığına çok tanık olmuşumdur.
Ancak, Ali Kırca'nın geçen salı akşamı sunduğu haberi dehşetle izlerken, geleneksel hale getirdiği söyleminin çok uzağına düştüğünü üzülerek gördüm.
Haber, Abdullah Öcalan ile kardeşi Osman Öcalan'ın birlikte sahip oldukları tarlanın bölüşülmesi hakkındaki bir taksim davasıyla ilgiliydi.
Ekranda, 'Devleti bölemediler, tarlalarını bölüyorlar' yazısıyla anons edilen haberi, Kırca ciddi bir ifadeyle ve soluksuz bir şekilde okuyordu.
Evet, bugüne kadar kendisini inanılır ve güvenilir kılan ilkelerini unutmuş, reyting uğruna her yolu denemeyi mübah sayan meslektaşlarının üslubu ile konuşuyordu.
Mahkeme aracılığıyla kullanılmakta olan yasal bir hakkı maniple ediyor, milyonlarca insanı yanlış yönlendirerek ajite etmeye çalışıyordu.
Kardeşler arasındaki gayrimenkullerin paylaşılmasıyla ilgili bir davayı, '30 bin kişinin hayatına neden olan terörist başı' vurgusuyla-nasıl bir medet umduğu bilinmez-toplum üzerinde galeyan rüzgârları estirme çabası içindeydi.
Ali Kırca, yeni üslup ve tarzını devam ettirmekte elbette özgürdür. İzleyicileri ertesi günün haber programına da davet edebilir. Ama bunun gerekçesini 'Hayatı paylaşmak için' diye açıklamamalıdır.
En azından, çocukların hatırı için.