Vicdanın Güneydoğu sızısı

Yıllardır ertelenmekten yorgun düşmüş bir yolculuğu gerçekleştirdim bayram tatilinde. Bir hafta boyunca Güneydoğu'da uyurgezer gibi dolaştım.

Yıllardır ertelenmekten yorgun düşmüş bir yolculuğu gerçekleştirdim bayram tatilinde. Bir hafta boyunca Güneydoğu'da uyurgezer gibi dolaştım.
Arife akşamı Mardin'deydim. Eşyalarımı otele bırakıp, çarşısına attım kendimi. Kimsecikler yoktu ortalıkta, "Herkes bayram hazırlığında" dediler. Çarşı, ertesi günü de farklı değildi, "Bayram gezmesindeler" diye cevap verdiler. Ya farkında değillerdi, ya beni avutuyorlardı. Mardin'de 'şehir kalabalığı' olgusu yoktu.
Gizemli bir şehir olduğunu biliyordum, ama bu kadarını ummuyordum. Ben "Kaç fabrika var burada" diye soruyordum, onlar "Tarihi postaneyi gördün mü?" diye cevaplıyorlardı. Ben "Neden caddelerde hiç kadın yok?"
diye soruyordum, onlar "Postanemize Prens Charles bile hayran kaldı" diyorlardı. Ben "Buranın insanı nasıl geçiniyor?" diye soruyordum, onlar "Deyrü'zaffaran Manastırı'na gittin mi" diye cevap veriyorlardı.
Böyle diyorlardı, ama Mardin'i tanıtan tek bir kitap veya broşürleri yoktu. Doğan Haber Ajansı muhabiri Adnan Avuka'nın CD'ye çektiği görüntüler ve Valiliğin internet sitesi dışında Mardin'nle ilgili bilgi edinmek imkânsız görünüyordu...
Mardin düşü!
Yerli turistleri taşıyan otobüsler vardı otelin önünde. Binlerce kilometre ötelerden gelen bu ülkenin insanları, taş evler, manastır, kiliselerden başka bir şeyle ilgilenmiyorlardı. Turistik ziyaretlerini nefes nefese tamamladıktan sonra otobüslerine binip, başka şehrin tarihi yerlerini görmek için yola koyuluyorlardı.
Kimsenin, 'Dünya Kenti Mirası' listesine girmeye aday olan şehirde kol gezen ilgisizlik, ötelenmişlik ve yoksullukla ilgilendiği yoktu.
'Eski Çarşı' dedikleri en işlek caddeleri, kahvehane, bakkaliye ve kuruyemişcilerden ibaretti... İki aracın yana yana zorlukla geçtiği caddede, sadece Arapça konuşarak şakalaşan gençler ve çatapat patlatan çocuklar vardı.
Gündüzleri taş kesmiş bir hayatın donukluğu içinde olan şehir, geceleri bambaşka bir görünüme sahip oluyordu. Geceleri uzaktan bakıldığında, arkasını dağa yaslamış şehrin, ateşböceği titrekliğindeki ışıklarını bir gözyaşı gibi, önünde derya gibi uzayıp giden geniş Mezopotamya ovasının karanlığına akıtıyordu sanki.
Belki de bana öyle geliyordu, abartıyor olabilirdim. Popülizm yaptığımı bile düşündüm.
Yine de, bayramın ikinci günü akşamı, hiçbir tarihsel zenginliğini görmeden, bir kaçak gibi ayrıldım Mardin'den.
Resimlerde kalan gerçek
Ver elini Batman, Hasankeyf, Midyat, Kızıltepe, Urfa ve Harran...
Keşke buraları, kuşekâğıtlı gezi dergileri ve büyük gazetelerin hafta sonu eklerinde yer alan, filtreli mercekle çekilmiş fotoğrafların büyülü görüntüleriyle hatırlıyor olsaydım. Gizemli bir çekicilikle belleklere kazınan bu diyarları yalın haliyle görmemiş olsaydım.
Batman'ın geniş bulvarlarında dolaşıp biraz nefes aldım, Kızıltepe'nin kalabalığına dalıp efkârımı dağıtmaya çalışsam da, Hasankeyf'in yamacındaki mağaralarda boğulup, 'Dünyanın ilk üniversitesinin kurulduğu yer' diye tanıtılan Harran'ın içler acısı halini görünce yıkıldım.
Velhasılı, anlamını veremediğim bir iç huzursuzlukla, herkesin güle oynaya yaşadığı bir turistik geziyi yüzüme gözüme bulaştırdım.
Bu ülkede turist olmayı beceremediğimi anladım.
Gittiğim yerlerin adliyelerini görmek, yanıma kâr kaldı.
Bir ses, bir nefes olarak meslektaşlarımla konuşarak efkârımı dağıtmaya çalıştım.
Uzak diyarların avukatlarıyla, yargının göçmen kuşları hâkim ve savcılarla uzun hukuk yarenlikleri yaptık.
Bayram tatiline denk geldiği için Batman ve Midyat adliyelerini göremedim. Midyat'ta hâkim ve savcıların oturduğu lojmanda lokallerinin de olduğunu öğrendim, ama gittiğimde kapalıydı.
Kızıltepe Adliyesi
Baro başkanı Av. Zekeriya Aydın'la, bir zamanlar hava karardıktan sonra herkesin evine kapandığı Batman'ın geniş caddeli bulvarlarında dolaştık.
Midyat'ta Av. Ziver Aksel, beni Deyrul Umur Manastırı'na götürdü, bölgedeki Süryani ve Ezidileri anlattı.
Mardin Barosu Başkanı Mehmet Nuri Özgün'ü Kızıltepe'deki yazıhanesinde buldum. Fakülteden arkadaşım Av. Ferhat Karataş'la yıllar sonra Urfa'da karşılaştım.
Mardin'in adliyesine vuruldum. Geniş ve aydınlık koridorları, kalemleri, duruşma salonları ve baro odalarıyla, Mardin Adliyesi'ni sevinçli
bir hayranlıkla dolaştım. Ağır Ceza Mahkemesi Başkanı ve Adalet Komisyonu Başkanı Halit Uysal, Mardin Kent Konseyi Başkanı Av. Cemal Artık'la tanıştım.
Kızıltepe adli işlemlerin yapıldığı yere adliye demeli miyim, tam emin değilim. Kaymakamlık, nüfus, tapu vb. tüm resmi dairelerin bulunduğu binanın bir katına sıkışıp kalmışlar. Hâkim ve savcılar odalarda ikişer kişi oturuyorlar. Kaymakam, üst katta iki oda daha tahsis edince, görece bir rahatlama olmuş sadece.
Bölgenin hukuk yüzü
Köhnelik açısından Urfa Adliyesi'nin de farkı yoktu. Tüm duvarları yağlıboya ile boyanmıştı. Davacılar, davalılar, geniş sofa büyüklüğündeki ışıksız ve havasız koridorlarında bekleşiyorlardı.
Fakat, hâkim ve savcıların da güleç yüzlü olabileceğini de, ben ilk defa Urfa Adliyesi'nde görmüş oldum.
2. Ağır Ceza Reisi Mehmet Sayar, İcra Tetkik Hâkimi Kenan Çetin, savcılardan Sabahattin Öztemiz ve Can Konuklar'la, hukuk yarenliği yaptık. Birçok zorluklardan geçmişlerdi, ama yeniden dünyaya gelseler yine aynı mesleği seçeceklerini söylüyorlardı.
Konuştuğum avukatlarda genel bir umutsuzluk hâkimdi. Yeni kurulan hukuk fakülteleri fabrika üretimi gibi avukat sürüyordu piyasaya... Meslek etiği önemini kaybediyor, ekonomik zorluklarla boğuşan genç avukatlar, düşük vekâlet ücretleriyle günlerini kurtarmaya çalışıyorlardı.
Bölgenin iş alanları dardı. Çiftçiyi destekleme kredilerinde yapılan küçük yolsuzluklar, son yıllarda yaygın bir suç tipiydi.
Yazma mecburiyeti
Sonuç olarak, yıllardır ertelenmekten yorgun düşmüş bir haftalık yolculuğun şizofrenik hikâyesi kısaca bu kadar.
Vicdani bir sızı içinde geçen Güneydoğu yolculuğumu yazacağımı düşünmediğim için, hiç not almamıştım.
Ama İstanbul'a döndükten sonra, yaşadıklarım gitgide içimde büyümeye başladı.
Yazmasam ölürdüm.