Ya şampiyon olursak

Bir insanın kendi ülkesinin Dünya Kupası'nda yarı finale kalmasını görmesi, keyifli şey.

Bir insanın kendi ülkesinin Dünya Kupası'nda yarı finale kalmasını görmesi, keyifli şey. Kaderde böyle sevinçler yaşamak da varmış.
Dünya Kupası'nı ülkesine götürmek için, insanlık mirasına katkıda bulunmuş olmak,
evrensel hukuk ve demokrasi açılımlarından kâfi miktarda nasiplenmek gibi kriterler yok.
Oturduğu yerde hafif kaykılarak, oynanıp bitmiş bir maç üzerine yorumlar yapıp, kısır bir iddialaşma içine girmek hiç de fena değilmiş.
Bu arada anladım ki, ulusal sevince dönüştürecek bir başarısı olmayan toplumların, ortalama bir sevinç gösterisinde
bulunma geleneği de olmuyormuş.
Senegal maçı akşamı Boğaz Köprüsü'ne doğru seyir halindeyim. Çevremdeki araçların çoğunda bayrak asılı. Yanımdan geçerken bana 'Acaba ecnebi mi, yoksa milli ruhunu kaybetmiş Türk mü' diye bakıyorlar. Tam köprüye girerken, sol şeritte ilerleyen araç aniden durdu ve içinden çıkan, şortlu ve kara gözlüklü adam bana da 'dur' işareti yaptı. Sonum geldi diye düşündüm içimden, herhalde beni linç edip, köprüden aşağı atacaklar. Hiçbiri olmadı. Arabadan inen adam, bir şampanya şişesi çıkarıp, iyice salladıktan sonra tıpasını açıp yolun ortasına boca etti.
Bununla kalsa iyi, başka bir yerde ise, son model bir aracın şoförü sert zikzaklar yaparak, bellerinden yukarısı dışarıda olacak şekilde cam kenarlarına karşılıklı olarak oturmuş iki genci düşürmeye çalışıyordu. Gördüğüm çeyrek final kutlama gösterileri içinde ilginç olanı buydu.
Hakikaten böyle durumlarda Kopenhag ve Maastricht Kriterleri filan önemlerini yitiriyor. Adlarını aldığı coğrafyanın uzak nidaları gibi kalıyorlar.
Üretimde dünya sıralamasının sonlarında, yolsuzluk ve insan hakları ihlallerinde liste başlarında olma gibi bir realiteler,
böyle durumlarda şaka gibi geliyor insana.
Şimdi her şeyi unutup, dünya şampiyonluğuna kilitlenmek lazım. Bu arada Brezilya ile görülecek bir hesabımız var tabii ki. Mümkünatı yok, finali Almanya ile oynayacağız, kaçamazlar.
Her şey iyi güzel de, bu arada Japonya'dan çok uzakta bir yerde, Türkiye için Dünya Kupası kadar önemli bir buluşma daha yapıldı. Sevilla'da, AB üyesi devletlerin liderleri buluştu. Toplantıda, Türkiye'nin üyeliği için müzakere tarihinin belirlenmesi istendi. Şimdi, Türkiye'de 'AB paranoyası' yaşayan çevreler, bu gelişmeyi Dünya Kupası'nda ilk dörde kalmamıza bağlayabilirler. Ve ihtimal gerçekleşip Dünya Kupası'nı kazanırsak, bu sefer de
'Biz dünyaya hükmetmiş bir milletiz, Avrupa'ya gireceğiz de ne olacak sanki?' diye tutturacaklardır.
Buna benzer şeyler düşünürken, keyfim kaçtı. Aklıma, dış dünya ile sürekli ilişki içinde olan bilim ve iş adamlarımız geldi. Şimdi biri onlara 'Dünya şampiyonu oldunuz ama kişi başına düşen milli geliriniz 2 bin 600 dolar, nasıl oluyor bu?' derse, ne cevap verecekler? Bana sorulsa ne diyeceğimi bilemez, kırar boynumu yürür, giderim. El oğlu bu, 'Sizin ortalama eğitim düzeyiniz, gerçekten ilkokul dördüncü sınıftan terk düzeyinde mi?' diye soracağı da tutar.
Can Paker'in Sabah gazetesinde çıkan röportajı vardı. Avrupa Hareketi olarak
'Başka Yarın Yok' kampanyası başlatılmış. Milletvekillerini de içine alan 'Haydi! Ülkesi için uygarlık hamlesi yapanlar olarak tarihe geçin' diye çağrıda bulunmuşlar.
Bir yanda Dünya Kupası, bir yanda AB... Bir yanda aşkım, bir yanda kalbim, şaşırdım kaldım.
Devletten yurttaşlık bilinci
Şu anda Dünya Kupası da, Avrupa Birliği de sadece bir ihtimal. Yaşam devam ediyor.
İçişleri Bakanlığımızın, belediye başkanlıklarına gönderdiği bir genelgeyle, bütün personele zorunlu 'din ve laiklik' eğitimi verilmesini istemesinden daha iyi anlıyoruz.
Görüyorsunuz değil mi sayın seyirciler, devletimiz modernleşme konusunda ne kadar ciddi. Bizleri 'laiklik' konusunda bilinçlendirip, 'din' konusundaki aşırılıklarımızı törpülemeyi hiç unutmuyor.
İstanbul Büyükşehir Belediyesi de, bu genelgeye uygun olarak son altı aydır personele mecburi 'laiklik' eğitimi veriyormuş zaten. Demek ki son aylarda , temizlik işçilerinde fark ettiğim değişimin nedeni buymuş.
Bu eğitsel çalışmalarda anlatılan konuların başlıkları şöyle:
'Laiklik prensibinin gerekliliği', 'Laik-antilaik ayrımcılığını önleyici tedbirler',
'Türk tarihinde laikliğin gelişme süreci',
'Başörtüsü ve istismarı', 'İrticanın hedefleri', 'Yurtiçi ve yurtdışında Türkiye'ye yönelik olarak yürütülen irticai faaliyetler konusunda kamu görevlilerinin bilgilendirilip aydınlatılması', vs.
Ben devletimizin, bu çocuksu halini çok seviyorum. Dünya Kupası'nda finale kalmasak da olur, AB'ye tam üye olmasak da.
Hormonlu yargı kararları
Hormonlu sebze ve meyve şaibeleri tam gündemden düşmüştü ki, bazı mahkeme kararlarının da 'hormonlu' olduğu ortaya çıktı.
Geçen yazımızda sözünü ettiğimiz, Ankara Adliyesi'nde bilirkişiler için başlatılan soruşturma gittikçe genişliyormuş. Adliyede görevli 13 yazıişleri müdürü hakkında
'haksız servet edinme' suçundan soruşturma açılmış. Şu ana kadar hakkında soruşturma açılan hâkim ve savcı sayısı 20'ye çıkmış bile.
Hormonlu kararlar, daha çok 'ölümlü trafik kazaları, ticaret ve kaçakçılık' davalarından
çıkıyormuş. Hâkimler tarafından, uzman olmayan ve hep aynı kişilere hazırlattırılan raporlar sayesinde çok büyük menfaatler sağlandığı tespit edilmiş.
Adliyede bu olup bitenlerin, artık aşina olduğumuz 'klasik yolsuzluk' haberlerinin ötesinde bir anlamı var.
Evinize sizin olmadığınız bir zamanda hırsız girse, giderken yanında götürdüğü televizyonun değerinden çok, mahremiyetinizin
ihlal edilmiş olmasına üzülürsünüz. Hırsızın hiçbir şey almasa bile, eşinizle uyurken yatak odanıza girip gezindiğini anladığınızda
hissettikleriniz travma şiddetindedir.
Ne hırsızın yakalanması, ne de çalınan mallarınızın iadesi, özel hayatınızın kirletilmiş olması duygusunu yok etmez.
Ey, elinde terazi olan gizemli kadın, gözlerindeki kumaş parçasını çıkar da başımıza neler geldiğini gör artık!