Yargıtay Başsavcısı olmak!

Yargıtay Başsavcısı Sabih Kanadoğlu'nun, Murat Yetkin'e söylediği "Demokrasileri yaşatan hukukun üstünlüğüdür, yasalara saygıdır.

Yargıtay Başsavcısı Sabih Kanadoğlu'nun, Murat Yetkin'e söylediği "Demokrasileri yaşatan hukukun üstünlüğüdür, yasalara saygıdır. Demokrasi ancak hukuk devletinde yeşerir. Yargısı güçlü olmayan demokrasi, kendisini koruyamaz" sözlerinin altını çizdim.
Seçim tarihinin belirlenmesiyle birlikte yargı dünyasındaki hareketlilik sürecinde Yargıtay Başsavcısı'nın gösterdiği hukuksal performansı hep beraber izledik.
Sabih Kanadoğlu, Yargıtay Başsavcısı olmanın verdiği yetkileri sonuna kadar kullanan ve bu nedenle de görevini iyi yapan bir hukukçu.
Bir Yargıtay Başsavcısı'nın 'Cumhuriyet ve demokrasiyi korumak-kollamak' gibi bir görevi olması çok doğal.
Ama 'rejimi Hitler gibilerden koruma' refleksi abartıldığında, demokrasi kavramı evrensel anlamından uzaklaşıp, bugün Türkiye'de olduğu gibi giderek onu tartışılmaz ve üzerinde düşünülemez hale getirmiş olur.
Her ülkenin yüksek mahkeme başsavcıları vardır ve rejimin korunma refleksi işlevini görürler. Ancak, herkesten o başsavcı gibi düşünüp, onun gibi davranması beklenemez.
Yukarıda, Kanadoğlu'nun altını çizdiğimi söylediğim sözlerine gelince...
Bugün, Türkiye'de hukukun üstün olduğunu, herkesin yasalara saygılı olduğunu, yargı sisteminin gerçekten güçlü olduğunu söylemek için, galiba Yargıtay Başsavcısı olmak gerekiyor.
Hukuksuzluğun mühür ölçüsü
Hukuksuzluğun ölçüsü ayrıntıdadır çoğu zaman. Yolda yürürken, alışveriş yaparken, hatta küçük bir gazete haberinden bile nanik yapabilir size.
Örneğin Galata Köprüsü'nün altında dükkânı olan altı lokantacı... Beyoğlu Kaymakamlığı veya Valilik emri ile... İlçe emniyet müdürlüğüne bağlı ekipler tarafından... Bir duvarın önünde kurşuna dizilmişler.
Hayır, yanlış oldu... Güpegündüz, müşteriler yemeklerini yerken mühürlenmişler.
Gerekçesi belli değil. En azından lokantanın sahipleri bilmiyorlar.
Bir ihtimal kanalizasyonların denize akıtılmasıymış. Kesin değil, sadece tahmin ediliyor.
Eğer bir ülkede, gerekçesi ne kadar haklı da olsa, bir lokanta, içindeki müşteriler masalarından kaldırılarak kapatılabiliyorsa... Hukuk, insani boyutundan bu denli uzaklaşabiliyorsa... Bu kadar hoyrat uygulanabiliyorsa...
Bat dünya, bat.
İşte 'faili meçhul' karnemiz
D.G.M. Cumhuriyet Başsavcılıklarındaki Faili Meçhul Dosyalar (1/1/2001-31/12/2001)

GELENLERÇIKANLAR
Geçen Yıldan KalanYıl İçinde OluşanToplamFaili BulunanZaman AşımıToplamKalanlar
Adana102331353754293
Ankara388754631299111352
Diyarbakır11.13716211.29922316638910.910
Erzurum96715982358974
İstanbul33109142763010636
İzmir8959490985
Malatya1.337471.384255301.354
Van3.348273.375014143.361
Türkiye17.40147317.87438532470917.165

Görüldüğü gibi 'faili meçhul cinayetler' karnemiz bir hayli kötü.
Bu nedenle aynı konuda, ama tablo dışında da biraz bilgi aktarayım.
Her yıl yeni faili meçhul dosya eklenmesi hızında 1997 yılından bu yana önemli bir azalma görülüyor. 2001 yılında 473, 2000 yılında 502, 1999 yılında 1092, 1998 yılında 1625, 1997 yılında 5039 dosya eklenmiş.
Ancak, aynı istikrarın faillerin bulunması konusunda da geçerli olduğunu söylemek zor. 2001 yılında 385, 2000'de 296, 1999'da 145, 1998'de 150, 1997'de 3096 dosyanın faili bulunmuş.
Yani, milenyuma bu dosyalarla girdik.
Barolar mabet midir?
Deneyimli bir meslektaşımız, "Avukatlık mesleğinde Barolar bir mabet, mesleğe hizmet etmek bir ibadettir" demiş.
Bu vecizede yer alan 'Barolar' kelimesinin başındaki (B)'nin büyük harf olmasına dikkat.
Biliyorum, sahip olduğumuz nesne ve değerlere kutsiyetler atfetmek gibi toplumsal bir problemimiz var. Ben diyorum ki, baroların ekim ayı içinde genel kurulları var...
Mesleğimize ve barolara kutsal anlamlar yüklemek için harcayacağımız beyinsel enerjiyi, her ikisini de gerçek işlevine kavuşturma çabasına dönüştürsek daha iyi olmaz mı?
Aksi halde, mabet-ibadet teşbihlerine devam edecek olursak, bir gün Allah hepimizi çarpacak vallahi.