Yılın TV programı

Geçen perşembe gecesi, eski Yargıtay Başkanı Sami Selçuk'u TV8'de izlerken </br>koltuğa çakılıp kaldım.

Geçen perşembe gecesi, eski Yargıtay Başkanı Sami Selçuk'u TV8'de izlerken
koltuğa çakılıp kaldım.
Haluk Şahin'in sunduğu 'Yüksek Siyaset' programında bir ayrıntıyı kaçırmayayım diye, not almak için kâğıt-kalem arayışına bile giremedim.
Sami Selçuk, Recep Tayyip Erdoğan'ın Siirt'te okuduğu şiir nedeniyle mahkûm olmasından, son olarak 'sabıka kaydının silinmemesi'ne varan yargısal süreç için ilginç tespitlerde bulunuyordu.
Programın diğer katılımcılarından Nuray Mert kara kara bakıyordu Selçuk'a, Yılmaz Esmer dikkatle dinlemekteydi.
Aslında kamuoyu, Sami Selçuk'u daha çok Yargıtay Başkanlığı göreviyle tanıdı. Adli yıl açılışlarında söylediği sözler, bazı çevreler için yenilir, yutulur şeyler değildi.
Oysa onu değerli kılan, yargıçlık görevi boyunca, katılmadığı daire kararlarının altına koyduğu 'karşı oy' yazılarındaki gerekçeler, çeşitli konferans ve panellerde hukukun evrensel boyutunu dikte eden konuşmalarıyla oluşturduğu 'tutarlı ve güvenilir hukuk adamı' duruşuydu.
Sami Selçuk ne dedi?
1) Recep Tayyip'in okuduğu şiir TCK 312 maddesi çerçevesinde suç oluşturmuyordu. Karar haksızdı.
2) Erdoğan'ın sabıka kaydının silinmesine karar veren Diyarbakır 3 No'lu DGM kararının, Yargıtay 8. Dairesi tarafından 'yokluk'la nitelendirilmesi çok ağır bir karardı. 'Yok' olarak kabul edilen bir karar için 'iptal kararı' verilmesi ise bir çelişkiydi.
3) Yargıtay Başsavcısı Sabih Kanadoğlu'nun, Diyarbakır 3 No'lu DGM kararını Yargıtay 8. Dairesi'ne götürmeye yetkisi yoktu.
4) Bu yetki, sadece 'yazılı emir' aracılığıyla Adalet Bakanı'na aitti. Çünkü Erdoğan'ın Diyarbakır 3 No'lu DGM'ye sabıkasının kaldırılması ile ilgili olarak yaptığı başvuru 'temyiz' değil 'itiraz' niteliğindeydi. Bu nedenle Kanadoğlu'nun bu işlemi 'Türkiye Başsavcılığı'na soyunmak anlamına geliyordu.
5) Eğer Adalet Bakanı 'yazılı emir'i işletseydi, Yargıtay Başsavcısı'nın görevi bu talebe hiçbir şey eklemeden ilgili daireye sunmakla görevliydi.
6) Üstelik Yargıtay Başsavcısı'nın, Yüce Divan dışında kalan görev alanlarında kanıt toplama yetkisi yoktu.
7) Adalet Bakanı 'yazılı emir'de bulunmuş olsaydı, Yargıtay 8. Dairesi'nin vereceği karar asla sanık aleyhine olamazdı.
8) Yargıtay 8. Dairesi'nin, Diyarbakır 3 No'lu DGM kararını sadece 'Duruşma
yapmadığı' gerekçesiyle bozabilirdi.
Hukuk adamı olmak
Sami Selçuk'un o programda yaptığı tespitlerin etkisi, bende ertesi gün de devam etti. Haluk Şahin'den izin alarak, TV8'e gidip programı tekrar izledim.
Notlarımı alırken, düşündüm.
Bu ülkede yargı kararlarına karşı duyulan tepki, genellikle kapalı kapılar ardında homurdanma şeklinde oluyordu.
Siyasetle hukuk bazen o kadar birbirine karışıyordu ki, kimse bulaşmak istemiyordu.
Hukuk adamı olmak böyle bir şeydi işte, kimler tarafından nasıl değerlendireceğine bakmadan, 'kanun kitabının ortasından' konuşmayı gerektiriyordu.
Cezaevi laf-ı güzaf değildir
Adalet Bakanı Aysel Çelikel, göreve başlaması nedeniyle yaptığı açıklamada, geçici süreli görevinin 'adalet hizmetlerinin insan haklarına dayalı...' olacağını açıklamıştı.
Gerçekten de peş peşe yayımladığı, özellikle cezaevleri konusundaki genelgeleriyle uygulamada yaşanan bazı sorunları çözüme kavuşturma konusundaki iyi niyetini gösterdi.
Ondan önceki dönemde, başta F tipi olmak üzere cezaevleri ve işkence üzerine çok şey söylendi. Çoğunlukla bakanlık ile sivil talepler 'Dünyanın her yerinde böyle./Hayır dünyanın hiçbir yerinde böyle uygulama yok' inatlaşmasında kilitlendi.
Gariptir, kimse tezlerine ülkesel bağlamda somut örnekler göstermiyor,
soyut bir 'dünya' referansı üzerinden konuşuluyordu.
Geçen ay, İstanbul Barosu bir kitap yayımladı. Adı 'İŞKENCE YASAĞINA
İLİŞKİN ULUSALÜSTÜ BELGELER'... Prof. Dr. Semih Gemalmaz, derlemiş.
Kitabın adından sadece 'işkence' üzerine düzenlenmiş belgeler anlaşılıyor. Oysa, Avrupa Hapishane Kuralları, Mahpusların Islahı İçin Temel İlkeler, Hapishanede Eğitim, Hapishanelerin Aşırı Kalabalıklaşması, İşkencenin Önlenmesinde Çalışma Yöntemleri, Polis Etiki, Hükümlülerin Nakli, Herhangi Bir Biçimde Alıkonan ve veya Hapsedilen Kişilerin Korunması, İşkence ve Diğer Zalimane İnsanlıkdışı ya da Aşağılayıcı Muamele vb konularında, BM, AB, Avrupa Konseyi, ABD ve Afrika Birliği kapsamında çeşitli sözleşme ve tavsiye kararları var.
Bu işlevsel çalışmadan, evvela cezaevi konusunda kelam eden herkesin haberdar etmek isterim.
Sayın Bakan ne düşünür bilemem, ama sanırım böyle bir çalışma İstanbul Barosu'nun deposunda değil, en başta tüm savcıların ve cezaevi müdürlerinin elinin altında olması gerekiyor.
Baro Seçimlerine Doğru
İnanma cüppem inanma!
Türkiye genelinde barolar, ekim ayında genel kurullarını yapıp, başkanlarını seçecekler. Bu arada, mecburen yönetim kurulu da seçilmiş olacak.
Mecburen diyorum, çünkü seçim bildirgelerinde sadece başkan adaylarının bizim başımızı asumana erdirecek (!) görüş ve vaatleri yer alır.
Böylece yönetim kurulunu oluşturacak kişileri 'başkana refakat eden zevat' olarak görme geleneği de devam etmiş oluyor. Çok fazla haksızlık da etmeyelim, broşürlerde onların da resimleri ve kısa özgeçmişleri bulunuyor.
Hatta bazı barolar için, 'sıradan avukatlar'dan oluşan temsilci veya kurullardan bile söz ediliyor.
Değişen hiçbir şey yok, inanma cüppem, inanma!