2014: Kafası iyice karışan Türkiye

Dışarıdan bakınca 2014 Türkiyesi otokrasi ve nepotizmin ayak seslerinin yükseldiği bir toplum manzarası sunuyor. İçeriden bakıp, bu değerlendirmeleri oryantalizm olarak damgalamak, sanırım 2014'de iyice artan kafa karışıklığının en açık tezahürüdür

Türkiye her zaman dışarıdan bakınca anlaşılması kolay olmayan bir toplum oldu. Ama 2014 yılında bu daha da zorlaştı. Gerçi sadece dışarıdan değil, içeriden bakınca da birçok durumun anlaşılmasının kolay olduğunu söylemek mümkün değil. Normal koşullarda tanımında herhangi bir tartışma olmaması gereken, gayet açık ve net olan somut durumları isimlendirmede, değerlendirmede bu kadar taban tabana zıt görüşlerin çatışmasına bakınca, Türkiye’ye dışarıdan bakanların durumu tarif etmekte zorlanmasına şaşırmak abes olur. Herhalde dışarıdan bakınca edinilecek en güçlü izlenim Türkiye toplumunun kafasının çok karışık olduğudur.

Nasıl olmasın? AKP Aralık 2011’de İrtica ile Mücadele Eylem Planı nedeniyle açılan soruşturmada müdahil olma talebinde bulunmuştu. Davanın 43. duruşmasında söz alan avukat, AKP adına Eylül 2008’de şikayet dilekçesi verdiklerini ve şimdi de bu davaya katılmak istediklerini söylemişti. Tutuklu sanıkların bir kısmı, Serdar Öztürk ve Dursun Çiçek’in davanın sahte belgelerle hazırlandığına dayalı itirazına karşılık, mahkeme heyeti “AK Parti’nin suçtan zarar görme olasılığı olduğu” gerekçesiyle müdahil olmasını kabul etmişti. Bundan iki hafta sonra, 2 Ocak 2012’de eski Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ hakkında mahkemenin başvurusu üzerine başsavcılık soruşturma başlatmış ve 6 Ocak’ta tutuklanmıştı.

Bugün AKP sözcüleri mağdur olarak müdahil oldukları bu davadaki ana belgenin sahte olduğunu iddia edenlerle aynı safta yer alıyorlar. Ama bu konuda da somut bir adım atmıyorlar. Sanıkların bir kısmının zamanında iddia ettiği gibi, bu İrtica ile Mücadele Eylem Planı sahte ise, bu sahteciliği yapan kişi veya kişiler kim? Plan sahte değilse, o zaman bu plan bir suç belgesi mi? Örneğin halen düşmemiş olan bu davada AKP’nin müdahilliği devam ediyor mu? Daha düne kadar AKP’nin kendini mağdur olarak tanımladığı bu davada, şimdi mağdur kim? Esas mağduru eski zanlılar ise, AKP de mağdur olarak kalmaya devam mı edebilir mi? Sorunun yanıtı evet ise, bu hacıyatmaz tavrını sürdürmeyi mümkün kılan ne? Güçlünün hukuku mu?

17/25 yolsuzluk soruşturmalarında durum benzer değil mi? Bu soruşturmalarda esas zanlı konumunda olanlarla ilgili olarak, yeni atanan savcılar soruşturmaya gerek olmadığı sonucuna varıp, bütün şüpheliler hakkında takipsizlik kararı verdi. Ama mecliste dört eski bakan hakkında soruşturma komisyonu yakında bir karar verecek. Farz edelim ki bir veya birkaç bakan hakkında Yüce Divan’a sevk kararı alındı. Bu durumu nasıl izah edeceğiz? Bakanlar yolsuzlukları tek başlarına mı yapmış olacaklar. Rüşvet varsa, bunun bir alanı bir de vereni olması lazım. Kendi kendine hediye edilen saatler nedeniyle mi kişiler yargılanacak? Bakanların bir kısmında esas zanlı olan çocukları ama onlar hakkında soruşturma yok. Bir yanda hükümetin müdahalesiyle üzerleri örtülen, kapatılan yolsuzluk soruşturması dosyaları var. İçeriklerinin bir kısmı toplum tarafından bilinen ve çok güçlü suç karineleri oluşturan belgelerin üzeri itinayla örtülebiliyor. Diğer yanda mecliste aynı konuda bir soruşturma yürütülebiliyor. Sadece dışarıdan değil, içeriden bakınca da anlaşılması kolay bir durum değil. Ya da gayet açık: güçlünün hukuku mümkün olduğu kadarıyla yürürlükte.

Pınar Selek davası da zaten böyle bir şey değil mi? Kendisiyle birlikte Pınar Selek’in bomba koyduğunu iddia eden kişinin beraat ettiği bir davadan bahsediyoruz. Daha fazla bir şey demeye gerek yok. Buna rağmen Yargıtay başsavcılığı beraat kararına hala itiraz edebiliyor. Ya da Hanefi Avcı davası. Yargıtay’ın verdiği son kararın hükümetle cemaatin bilek güreşinde cemaatin gövde gösterisi olduğunu var saymak bile, durumu aydınlatmaya yetmiyor.
Çözüm sürecinde ilk adımı atmak için Irak’tan Türkiye’ye giriş yapan grupta yer alan Lütfü Taş, merasimle karşılandıktan birkaç ay sonra, 2010’da terör örgütü üyeliği ve propagandasından tutuklandı. 2012’de 14 yıl hapis cezasına çarptırıldı ve geçtiğimiz gün hapiste kalp krizinden öldü. Devlet veya hükümet siyasetinin bir riyakarlık abidesi oluşuna bundan daha somut bir örnek bulmak herhalde zordur.

Kürt sorununun barış içinde çözümüne, bu vesileyle PKK’nın dolaylı da olsa muhatap alınmasına Gülen cemaatinin hala son derece tepkili olduğunu cemaatin medyasına yansıyan yorumlarda, haber veriliş biçimlerinden görüyoruz. Evet ama bu aynı zamanda iktidarın milliyetçi çevrelere şirin görünmeye devam etmek için el atmaktan imtina ettiği bir durum değil mi? Kendilerine yönelik soruşturmaları def etmekte yeri göğü ayağa kaldırmakta, tüm yargı ve kolluk düzenini alt üst etmekte bir dakika beklemeyen hükümet, bu konuda parmağını bile kıpırdatmamışken, kıpırdatmamaya devam ederken, çözüm sürecinin tıkanmasının yegane sorumlusu olarak “paralel yapı”nın işaret edilmesi ne kadar inandırıcı olabilir? Dışarıdan değil, içeriden bakınca daha da anlaşılmaz oluyor süreç nitelemesinin artık baydığı çözüm denen beklenti.

Yeni cumhurbaşkanı anayasadaki yetkilerini sonuna kadar kullanacağını ilan ediyor. Bu yetkilerin 12 Eylül darbecilerinin seçim sonrası müdahale etme yetkilerini kaybetmemek için anayasaya gömdükleri, bir tür sürekli darbe rejimi yetkileri olduğunun dile getirilmesini ise milli iradeye hıyanet olarak damgalıyor. Ama kendini T.C. Devlet Başkanı olarak tanımlıyor. Bu sıfatın Türkiye’de darbe yönetimi başkanı Kenan Evren’in 1980 ile 1983 arasındaki resmi sıfatı olduğunu unutarak veya umursamayarak, vesayet rejimine son vermiş olma edebiyatı yapıyor. Bu ne perhiz bu ne lahana turşusu kelimesinin tarif ettiği hali hadi biz anlarız, ama dışarıdan bakanlar nasıl anlasın? Onlar ister istemez yeni devlet başkanını şimdi sanık sandalyesinde oturan eski devlet başkanı ile aynı sıfatlarla, otoriter, otokrat, diktatör, vs… olarak tanımlıyorlar. “Dünyanın hiçbir yerinde medya Türkiye’de olduğu kadar özgür değildir” türünden doğruları dile getiren bir devlet başkanına demagog sıfatını layık görüyorlar. Yolsuzluk iddialarının darbecilik suçlamasıyla örtülmesini hukuk devleti ve demokrasinin askıya alınması olarak tanımlıyorlar.
Dışarıdan bakınca 2014 Türkiyesi otokrasi ve nepotizmin ayak seslerinin yükseldiği bir toplum manzarası sunuyor. İçeriden bakıp, bu değerlendirmeleri oryantalizm olarak damgalamak, sanırım 2014’de iyice artan kafa karışıklığının en açık tezahürüdür.