AKP, AKP'ye karşı

AKP Türkiyesi, hatta Tayyip Erdoğan Türkiyesi olarak tanımlanması yanlış olmayan bir toplumda artık yaşıyoruz. Bugün AKP sözcülerine, siyasete, topluma ve hükümet kavramına ilişkin on buçuk yıl önce dile getirilen yaklaşımı hatırlatsanız, noktası virgülüne kadar benimsediklerini iddia edeceklerdir.
AKP, AKP'ye karşı

“Bize göre sınırlandırılmayan, keyfiliğe ve hukuksuzluğa olanak sağlayan, katılımı ve temsili önemsemeyen, bireysel ve kolektif özgürlükleri hiçe sayan totaliter ve otoriter anlayışlar sivil ve demokratik siyasetin en büyük düşmanlarıdır. (...) Bize göre, katılımcı demokrasiden yoksun siyasal davranışlar, devletin sahip olduğu denetim gücüyle, ara kurumlarda geniş tahribat meydana getirmiş ve özgürlüğü büyük ölçüde kullanılmaz hale getirmiştir.” Konuşan göreve yeni gelmiş başbakandır. Yeni kurulmuş hükümetin programını okumaktadır.

“Sizlere, hükümet etme tekniğimiz üzerine açıklamalar yapmaya girişmeden önce, partimizin kimliği doğrultunda, siyasete, topluma ve hükümet kavramına nasıl yaklaştığımızı açıklamak istiyorum” diyerek başlar. Ardından partisinin çizgisini “muhafazakar demokrat” olarak tanımlar, bu kimliğin, “siyasal gücün bir kişinin veya grubun elinde yoğunlaşmasını destekleyen, bireysel ve siyasal özgürlüklere karşı olan, siyasal katılımın hemen tüm biçimlerini reddeden, baskı ve güç kullanımını öngören dayatmacı siyasal anlayışlarını reddettiğini” ifade eder. Ve “siyasal otoritenin (devletin ve hükümetin) sınırlandırılması düşüncesi bizim muhafazakarlık temelli siyaset kavrayışımızın en ısrarlı olduğu argümanlardandır” diyerek, partisinin “her türlü dayatmacı, buyurgan, tektipçi, toplum mühendisliğine dayanan yaklaşımları sağlıklı bir demokratik sistem için engel olarak” gördüğünü iddia eder.

Yeni başbakanın okuduğu hükümet programında, “hukuk devletinin gereği(nin) siyasal iktidarı ve tüm kurumları yasal çerçeve ile sınırlamak” olduğunun altı çizilir. Programın icraat kısmına gelince, iktidar partisinin hükümet etme mantığının “olmazsa olmaz”ları olarak, hukukun evrensel ilkelerine saygı, idarenin hukuka bağlığının sağlanması, bireysel veya örgütlü olarak hak ve özgürlüklerin kullanılması sayılır.

Yeni başbakan, “sadece sayısal güce dayanan bir yönetim anlayışını” benimsediklerini özellikle vurgular. Hükümet ve iktidar partisi, “toplumsal mutabakattan güç alan bir siyaset anlayışından” yanadır. Siyasal iktidarın en temel dayanağının, “milli iradenin kabulüne mazhar olarak, meşruluğunu milletin genel kabulünden alması” olduğunu iddi eder. Bu çerçevede iktidar partisine göre, hükümetin rolü “topluma tercihler empoze etme gücünü ele geçirmek olmayıp, barışı, anayasal düzeni ve adaleti korumakla sınırlı” olmalıdır.

18 Mart 2003’de Başbakan Tayyip Erdoğan Meclis'te hükümet programını okurken, yukarıdaki alıntıladığımız cümleleri de okumuştu. Bunun yanında neoliberal düşün dünyasının ülküsü olan “piyasa toplumu”nu, “demokratik piyasa toplumu ve ekonomisi” kurma hedefi içinde ilk defa dile getirmişti. Elbette okunan bir hükümet programıydı. Önerilenle yapılan, tanımlananla uygulanan arasında büyük farklar olmasına bağışıklıydık. Gene de 2003 Mart ayının Türkiyesinde, hükümetin sunduğu programda iktisat politikalarındaki neoliberal ağırlığı, kültür politikalarındaki muhafazakarlığı, satır aralarına sızan özcü medeniyet yaklaşımını eleştirirken, Batı toplumlarında iktidarda veya muhalefette olan muhazakar demokrat partilerden demokrasi vurgusu çok daha güçlü bir boyut taşıdığını da kabul etmek gerekiyordu.

Aradan on bir buçuk yıl geçti. AKP Türkiyesi, hatta Tayyip Erdoğan Türkiyesi olarak tanımlanması yanlış olmayan bir toplumda artık yaşıyoruz. Bugün AKP sözcülerine, siyasete, topluma ve hükümet kavramına ilişkin on bir buçuk yıl önce dile getirilen yaklaşımı hatırlatsanız, noktası virgülüne kadar benimsediklerini muhtemelen iddia edeceklerdir. Ama ardından yolsuzluk soruşturmalarının, hükümete yönelik protesto gösterilerinin hükümete darbe teşebbüsü olarak, Terörle Mücadele Kanunu çerçevesinde yargılanmalarının da demokrasi gereği olduğunu söyleyecekleridir. Sayıştay’ın ve idare mahkemelerinin yürütme ve idarenin tasarruflarını denetleme yetkilerinin kısıtlanmasını da. Hükümete yönelik yolsuzluk iddialarının üzerinin fahiş otoriter uygulamalarla örtülmesini de. Hükümete ve özellikle “Milletin Adamı”na yan gözle baktın, kaş göz işareti yaptın davaları açılmasını da...

2003 programıyla taban tabana zıt olan “Ankara kriterleri” demokrasisinin örneklerini uzun uzun saymaya gerek yok.Arada ne değiştiğini ele almak bu yazının sınırlarını çok aşar. Tayyip Erdoğan mı değişti? Tayyip Erdoğan’ın 2003 hükümet programında altını çizdiği, “maşeri vicdanın yankısı haline gelmiş olan AK Parti” mi? Yoksa cari “maşeri vicdanın” kendisi mi?Ama her durumda, on bir buçuk yıl önce ilan edilen hükümet etme mantığıyla bugünü karşılaştıran bir tiyatro yazarı, “Erdoğan Erdoğan’a karşı” ya da “AKP AKP’ye karşı” adlı bir oyun senaryosu yazmayı düşünebilir. Oyunun son sahnesi için, bu oyununun sahneye konmasının Otpor terör örgütü darbe girişimine delil olarak kullanılması teması sanırım kendini doğal olarak dayatacaktır ?