AKP, cemaat ve derin devletleri

Gülen cemaatiyle AKP çekirdek yönetimi arasındaki güç kavgası sayesinde ortaya saçılan bilgiler, devlet kurumları içinde haberleşme ve özel hayatın gizliliğinin nasıl fütursuz biçimde çiğnendiğini gösteriyor.

AKP devleti ve Gülen cemaati arasındaki güç paylaşımı mücadelesinde tarafların birbirleri hakkında söyledikleri sözler, ithamlar, açılan soruşturmaların hepsi gerçeğin bir kısmını ortaya seriyor. Bunları birleştirince, tüm çıplaklığıyla ortaya “devlet benim!” anlayışının, “ülkenin asli sahibi olma” inancının ve bununla bağlantılı olarak kurulan çıkar ilişkilerinin meşrulaştırılmasının bir bütün olduğu bir zihniyet dünyası karşımıza çıkıyor.

İlk kez karşımıza çıkmıyor bu. Osmanlı İmparatorluğu ve Türkiye Cumhuriyeti arasındaki devlet ve yönetim zihniyetindeki sürekliliğin neredeyse belkemiği olarak var olmuş, aslında varlığını ve etkisini kesintisiz sürdürmüş bir zihniyet ve gelenek bu. Şimdi iktidarın gündeminde olan medeniyet ihyası politikası çerçevesinde yüceltilen Osmanlı mirasının bu topraklara bıraktığı en önemli iktidar refleksi, kendini milletin ve devletin yerine koyarak, devlet yetkisini kullanmaktır. Ülkeyi bir mülk olarak gören Osmanlı patrimonyal geleneğinin Cumhuriyet devleti içinde devam eden hali, bugün AKP iktidarında ve ondan da daha fazla bu partinin fiili genel başkanı konumundaki cumhur başbakanının söz ve tasarruflarında kendini tüm çıplaklığıyla gösteriyor.

Bank Asya’ya, sözde koruma amacıyla devlet tarafından el konması patrimonyal geleneğin müsadere pratiğidir. Benzer şekilde, Gülen cemaatinin özel mülkiyet konumundaki okullarına devlet tarafından el konmasının hararetle tartışılması da müsadere uygulamasıdır. Hele yurt dışındaki okullara devlet tarafından el konacağının, bu teknik olarak mümkün olmasa da, patrimonyal gücün başı tarafından ilan edilmesi, müsadere fikrinin bu zihniyette nasıl güçlü bir yer ettiğinin anlamlı bir göstergesidir. Osmanlı İmparatorluğunun “şanlı zamanlarında” sultan gözden düşmüş kapıkulunun mallarını müsadere ederdi. Bu malın kaynağının gücü elinde bulundurmaktan kaynaklandığını herkes bilirdi. Bugün devletin başı da aynı şekilde davranmıyor mu?
Patrimonyal yönetim anlayışı, pre-kapitalist bir anlayıştır. Devlet otoritesini elinde bulunduranın mülk üzerindeki tasarrufunun sınırlarını çok geniş tutar. Muhafazakar da değildir. Muhafazakar düşünün iki başat ilkesini fütursuzca çiğner: özel mülkiyetin dokunulmazlığı, özel hayatın gizliliği.

Bank Asya operasyonunun AKP iktidarı açısından fiyasko ile sonuçlanma ihtimali yüksek. Gülen cemaatinin finans ayağına öldürücü darbe vuramamanın yanında, AKP için çok daha önemli bir sonucu var bu el koyma girişiminin: Devlet içinde oluşan aşırı güç yoğunlaşmasının artık özel mülkiyet için açık ve yakın bir tehlike olduğunun belki en açık delili bu. Daha önce Koç grubuna, Doğan grubuna, Boydak grubuna ve benzeri muhalif addedilen odaklara orantısız vergi denetimi yoluyla yapılan müdahalenin, bir çıta daha yükselmesi.

Müsadere işlemlerinin ikinci türü, kamu mülkünün vakıf görünümlü özel mülkiyet tarafından, AKP çevresine ve en başta Erdoğan çevresine dağıtılması. TÜRGEV’in göz koyduğu ama başka bir vakfın parasını ödeyip satın aldığı arazinin satışının iptal edilmesi gibi örnekler giderek artıyor. AKP yönetimi piyasa ekonomisinin temel kurallarından biri olan öngörülebilirliği ve sözleşme güvencesini yok etmekte hiçbir sakınca görmüyor. Bu çerçevede geleneksel piyasa ekonomisi kurallarını da giderek daha fazla çiğniyor ve söz ve eylemleriyle piyasa ekonomisi açısından asli istikrarsızlık unsuru haline dönüşüyor.

Patrimonyal güç anlayışı aynı zamanda ihaneti de içinde barındırır. Güçlünün yerini almak isteyenler, en fazla güçlünün çevresindekilerdir. Çünkü güçlünün zaaflarını en fazla onlar bilirler. Bu nedenle de muktedir de etrafını en güvendiği, yani kaderi onunla tamamen bütünleşmiş bir dar çevre ile kuşatır. Bu, çoğu zaman yakın aile çevresidir. Bugün Türkiye’deki siyasal manzaranın hakim unsuru bu değil mi?

Gülen cemaatiyle AKP çekirdek yönetimi arasındaki güç kavgası sayesinde ortaya saçılan bilgiler, devlet kurumları içinde haberleşme ve özel hayatın gizliliğinin nasıl fütursuz biçimde çiğnendiğini gösteriyor. Demokratik hukuk devletinde ağır suç olan bu işlemleri yapanlara karşı iktidarın öfkesi işin özüyle değil, bunların kendilerine karşı da yapılmış olmasıyla ilgili. Aslında dinleme işlemlerinin, hukuk dışı yollarla elde edilmiş ve üretilmiş delillere dayalı soruşturmaların, davaların neredeyse hepsinin iktidarın başı, patrimonyal gücün merkezi tarafından onaylandığı yönünde çok güçlü karineler var.

İstihbarat Daire Başkanı iken görevden alınan ve hakkında yasadışı dinlemeler nedeniyle dava açılan Ömer Altıparmak’ın kendini savunma yöntemi, Türkiye’de devlet yönetimine hep hakim olmuş ve bugün de hakim olmaya devam eden zihniyete çiğ bir ışık tutuyor. Altıparmak’ın, “benim ülkemin üniter yapısına, anayasal düzenine karşı böyle bir hareketi yapmayı meşru kılar mı?” sorusunu sorarak, emekli MİT müsteşarının açık ve yasal bir toplantıya katılması nedeniyle telefonunun dinlenmiş olmasını, yapılması gereken doğru ve haklı bir tasarruf olarak tanımlarken, 1990’ların yargısız infazlarıyla aynı gerekçeyi sunuyor. 6-7 Eylül olaylarını yaptıranlar da, Dersim katliamlarını gerçekleştirenler de, darbe yaparak yönetime el koyanlar da hep bu kelimelerle yaptıklarını savundular bu ülkede. Altıparmak kendini ülkenin sahibi olarak görüyor “benim ülkemde”diyor. Dolayısıyla telefonunu dinlettiği Cevat Öneş veya Nuray Mert’in de ülkesi değil burası.

Altıparmak bunu tek başına elbette yapmamış. Dönemin İçişleri Bakanı’nı da bu işlemlerin doğru ve gerekli olduğuna ikna etmiş. Altıparmak hakkında açılan davanın açık suç ortağı elbette dönemin İçişleri Bakanı Şahin’dir. AKP fiili genel başkanı, güçler ayrılığı ilkesini çiğneyerek birçok konuda yargıya yol gösterirken, neden kendi hükümetinin bakanına yönelik soruşturmanın genişlemesi gerektiğini söylemiyor, dersiniz? Ali Fuat Yılmazer’e verdiği emirleri, onayları bugün neden inkar ediyor acaba?

Ömer Altıparmak’ın savunması, bu ülkede derin devlet denilen kadim yapılanmanın sürekliliğini gösteriyor. Gülen cemaatiyle ilişkili olsa da olmasa da, sonuçta derin devlet içindeki bir yer değiştirme sonucu güç mevkiine gelmiş, getirilmiş bir polisin ağzından derin devlet zihniyeti bir kez daha konuşuyor.

AKP –Gülen cemaati ittifakı patrimonyal devlet yapısını ve onun modern zamanlardaki operasyonel güç merkezi olan derin devlet yapılanmasını ortadan kaldırmadı. Bu yapıyı elinde tutan eski güçleri tasfiye etti ve yerine kendi insanlarını getirdi. Patrimonyal devlet yapılarında hep olduğu gibi, güç ittifakı bir yerde çatışmaya döndü ve şimdi biz bu çatışmada iki hasım tarafın ortaya döktüğü belgeler ve iddialarla hukuk devletinde değil, hep güç devletinde yaşamış olduğumuzu gösteriyor. Bu güç yoğunlaşması kırılmadığı sürece, nasıl bir devlet ve güç yapılanmasında yaşamaya devam edeceğimizi de hiçbir şüpheye yer bırakmayacak netlikte görüyoruz.