Amerikan kabusu, yeni Türkiye kabusu

Tayyip Erdoğan başkanlık sistemini savunurken, bu fikrin siyasal alandaki tamamlayıcı unsurunu açıkça ifade ediyor: "Benim derdim ne biliyor musunuz? Bir anonim şirket nasıl yönetiliyorsa Türkiye böyle yönetilmelidir. Yoksa bileklerine bağlıyorlar prangayı yürü yürüyebilirsen."

Wendy Brown, yeni-muhafazakarlığın ABD’de zirvede olduğu bir dönemde yazdığı yazıda, bu akımın neoliberalizmle buluşmasını, Amerikan kabusu olarak tanımlıyordu. 2006’da Political Theory dergisinde yayımlanan yazısının başlığı, “Amerikan kabusu: yeni-muhafazakarlık, neoliberalizm ve ABD’nin demokratiksizleştirilmesi” idi. Yazının ana teması, acımasız bir iktisadi ve ahlaki aklı temsil eden yeni-muhafazakar siyasal programla katıksız bir  piyasa siyasal aklını temsil eden neoliberalizmin birleşmesinin liberal demokrasiyi nasıl kıskaca aldıklarını ve içini boşalttıklarını göstermekti.

Brown’un amacı liberal demokrasiyi savunmak değil, demokrasi sözcüğünü ağzından düşürmeyen bu yeni-muhafazakar ve neoliberal izdivaçtan doğan yaratığın aslında demokrasiyi nasıl yok ettiğini göstermekti. Aslında ortada çelişkili bir durum vardı. Biri bütünüyle ahlakdışı olan, hem araçlar hem amaçlar itibarıyla herhangi bir ahlaki üst normun varlığını kabul etmeyen neoliberalizm, diğer yanda açıkça ahlakçı ve düzenleyici olan bir yeni-muhafazakarlık. Normal olarak yan yana gelmesi imkansız gibi gözüken bu ikilinin birleşmelerini gerçekleştiren, Brown’a göre, şirket yönetim normlarının siyasal yönetim normu haline gelmeleri ve hukuki ilkelere ikame olmalarıydı.

Yeni “iyi yönetişim” ideolojisi, esas itibarıyla bir anonim şirket yönetişim modelinin siyasal alana taşınmasıydı. Devlet yönetimi piyasa aklıyla bütünüyle dolduğu zaman, demokratik bir siyasetin ne aracı ne de bunu talep eden bir siyasal kültür kalıyordu ortada. George Bush dönemi ABD yönetimi bir yanda şirket sahibi ve yöneticisi ahlakından, diğer yandan bir dinsel tınılı ilahiyattan esinleniyordu. Amerikan kabusu, şirket yöneticisi akıl ve ahlakıyla bir nesep ve kudret ahlakını birleştirerek, Amerikan demokrasisinin demokratiksizleştirilmesiydi.

İlginçtir, Tayyip Erdoğan seçim yasağı kalkıp, başbakanlığı Abdullah Gül’den devraldıktan sonra, 2003 ilkbaharında oluşturduğu yeni hükümetin programında Türkiye siyasal lügatında olmayan bir kavrama yer vermişti: piyasa toplumu. Piyasa ekonomisi değil, piyasa toplumu! Yani siyaset dahil toplumsal yaşama piyasa ilke, kural ve aklının egemen olması. Neoliberalizmin ana hedefini benimsiyordu birinci  Erdoğan hükümeti programı. Sonra bu kavram pek ağza alınmadı. Ama yeraltından işini görmeye devam etti.

Şimdi Tayyip Erdoğan başkanlık sistemini savunurken, bu fikrin siyasal alandaki tamamlayıcı unsurunu açıkça ifade ediyor: “Benim derdim ne biliyor musunuz? Bir anonim şirket nasıl yönetiliyorsa Türkiye böyle yönetilmelidir. Yoksa bileklerine bağlıyorlar prangayı yürü yürüyebilirsen.” Erdoğan’ın bileklerine bağlanılmasından şikayetçi olduğu pranga, tam da siyasete hukuki ilkelerin de yön vermesi nedeniyle oluşan demokratik hukuk devleti ilkeleridir. Erdoğan ise açıkça neoliberal yeni muhafazakar sentezin hedefi olanı savunuyor. Siyasetin şirket gibi yönetilmesini öneriyor. Başkanlık rejimini, siyaseti düzenleyen hukuki ilkelerin yerini şirket yönetimi ilkelerine bırakması için talep ediyor.

Piyasa toplumu ve anonim şirket gibi yönetilen bir devlet...Yeni-muhafazakar akımdan esinelenen ABD’li siyasetçiler bunu bu açıklıkla dile getirmeye pek cesaret edememişlerdi. Tayyip Erdoğan açık açık söylüyor. Yeni muhafazakar düşünce gücü ve güçlü devleti savunur. Wendy Brown, bu enerji ahlakçılık ve piyasa etiği ile birleştiğinde ve kamuoyu da bu birleşimin algı yönetimiyle yeniden biçimlendirildiğinde, şiddetli bir demokrasi karşıtı kültür üretebileceğine dikkat çekiyordu. Türkiye’nin kabusu ABD’nin kabusundan daha ürkütücü olabilir.