Bize yakışanı yapmak

Devlet-i Âliyye-i Osmaniye'nin bakiyesi olduğunu ilan eden bir hükümetin Osmanlı Ermenilerine olan bir özür borcu yok mudur?

Hocalı katliamını anma mitinginin Taksim Meydanı’nda nasıl ırkçı bir gösteriye dönüştürüldüğünü hatırlatmaya gerek yok. Olayın üzerinden iki ay geçtikten sonra miting sonrası başlatılan soruşturma sonucunda, “halkı kin ve düşmanlığa tahrik etmek, halkın bir kesimini ırk ve farklılığa dayanarak aşağılamak kastıyla ‘Hepiniz Ermenisiniz, hepiniz piçsiniz’, ‘Hrant’ın piçleri, yıldıramazlar bizleri’ ve ‘Dişe diş, kana kan, intikam’ yazılı pankart ve dövizleri taşıyarak suç işledikleri” iddiasıyla dokuz kişi hakkında dava açıldı. Tutuksuz yargılanacak olan şüpheliler hakkında savcılık bir yıldan üç yıla kadar hapis cezası talep ediyor. Bu önemli gelişme, bu konudaki duyarlılıkları bilinen birkaç gazete ve internet sitesinde kısa bir haber olarak yer aldı.
Bir daha hatırlatalım: Dört dörtlük bir nefret suçunun göstere göstere işlendiği bu mitingde İçişleri Bakanı da mitingin havasına uygun, içinde ‘kan ve intikam’ vurguları olan bir konuşma yapmıştı. Mitingin ertesinde, mitingde taşınan pankartların önemli bir kısmının ırkçılık suçu oluşturduğunu söyleyenlere, milliyetçi basında birçok kalem ‘ırkçılık suçlamasının Türk milliyetçiliğine yönelik yürütülen bir psikolojik savaş’ olduğunu iddia ederek yanıt vermişti. Geleneksel Türk devlet adamı refleksi ise bunların mitingin esas amacını gölgelememesi gereken münferit, önemsiz eylemler olduğunu söyleyerek, suçu sıradanlaştırmak olmalıydı. Önce öyle oldu ama sonra tam öyle olmadı. 

Soykırım yasasına tepki
Nefret suçları konusunda toplumda duyarlılık yaratmak isteyen kişilerin suç duyurusunda bulunması üzerine soruşturma başlatan savcılık, 16 Nisan’da güvenlik şube müdürlüğü polisleri aracılığıyla dokuz kişiyi gözaltına aldı. İşlenmiş nefret suçunun miting günü çekilmiş görüntüleri yazılı ve görsel medyada bol yer almıştı. Buna karşılık, yapılanların ceza yasasında yer alan ağır bir suç olduğu konusunda toplumun bilgilendirilmesi işlevi görecek böyle bir dava haberinin büyük basında ilgi çekmemesi, insanı medyanın işlevi konusunda karamsarlığa sevk ediyor.
İddianamenin basına yansıyan kısmını dikkatli okuyunca, başka önemli bir bilgi içerdiğini görüyoruz. Savcı, yapılan mitingin resmi amacının yanında, gayri resmi amacını da açıklıyor: “Hocalı katliamının 20. yıldönümü ve 1915 olaylarının Fransız meclisinde kabul edilen soykırımı ret tasarısıyla ilgili Fransa devletine tepki göstermek amacıyla düzenlenen etkinlikte”... Böylece bu mitinge hükümetin bu denli önem vermesinin, İçişleri Bakanı’nı mitinge yollamasının hikmetini daha iyi anlıyoruz. Amaç, Hocalı katliamını anmaktan çok, Fransız Anayasa Konseyi’nde iptal kararı görüşülecek olan yasa için Fransa devletine tepki göstermek. Zaten mitinge katılan bazı kişileri rahatsız eden ve meydanı hemen terk etmelerine yol açan da bu keskin inkârcı dil oldu. Bir de söz konusu pankartlara ve konuşmalara hâkim olan, “Gerekirse bir daha yaparız” havası. Bu nedenle her ne kadar haklarında dava açılan dokuz kişi, “Biz protestoya katıldık. Beyoğlu’na gelirken elimize tutuşturulan dövizleri taşıdık. Kimlerin verdiğini bilmiyoruz” diyerek, kendilerini savunmaya çalışsalar da işledikleri somut suçla ilgili cezaya çarptırılmaları önemli bir örnek oluşturacak. Elbette, son anda hazırlanıp, yolda çiziktirilen pankartlara benzemeyen bu pankart ve dövizleri kimlerin tasarladığı, bastığı ve dağıttığının da ortaya çıkması koşuluyla. Suç duyurusunda bulunanların esas talebi bu. 

Bazı yaralar iyileşmez
Bunlar geçmişte işlenmiş suçlar değil. Bugün ve burada, herkesin gözü önünde işlenen ağır suçlar. Bugün 24 Nisan, 1915’te Osmanlı hükümetinin başlattığı, Ermeni varlığının Osmanlı topraklarında kitlesel biçimde yok edilmesi operasyonunun simgesel başlangıç günü. Aynı Taksim Meydanı’nda, saat 19.15’te, birkaç yıldan beri yapıldığı gibi, bu meşum olayı anmak için toplanılacak. Bu anma törenine çağıranlar, “Bazı yaralar zamanla iyileşmez” derken yapılan zulmün, vahşetin inkârının yarayı sürekli kanattığını hatırlatıyorlar.
Başbakan Erdoğan, 22 Nisan’da yaptığı konuşmada, etnik, bölgesel ve dinsel milliyetçilik yapmayacaklarını hep ilan ettiklerini söylerken aklımızı karıştırmaktan geri kalmadı. “Hep söylenir, ‘Yüzde 99’u Müslüman’, eyvallah ama bu Müslümanlar içinde mezhebi farklı olanlar da var, Hıristiyanlar da var, Museviler de var, Ermeni aynı şekilde var” dedi. Ardından, hangi inançtan olursa olsun herkesin ‘bizim güvencemiz’ altında olduğunu ilan etti ve bu ‘biz’i tanımladı: “Biz, Devlet-i Âliyye-i Osmaniye’nin bakiyesi üzerinde kurulmuş bir Türkiye’yiz. Bize yakışanı yapacağız ve biz de bize yakışanı yapıyoruz.”
Bu durumda, insanın aklına ister istemez geliyor. Devlet-i Âliyye-i Osmaniye’nin bakiyesi olduğunu ilan eden bir hükümetin Osmanlı Ermenilerine olan bir özür borcu yok mudur? Örneğin bugün Taksim’de saat 19.15’te hükümetin bir temsilcisinin –elbette İçişleri Bakanı değil- bulunması, ‘bize yakışanı yapması’ olmaz mı?