"Bu canavar neden İslam suratıyla dolaşıyor?"

Fransa tarihinin en kalabalık yürüyüşünün ardından, hatta yürüyüşten önce önemli bir tartışma başladı. Büyük ihtimalle önümüzdeki dönemde bu tartışma artarak devam edecek. İslamla islamcılık arasında kesintisiz bir geçiş var mı? İslamcılıktan islamcı terör eylemlerine geçiş düz bir çizgi üzerinden mi oluyor?

Temmuz 2011’de Norveç’te bir aşırı sağ militanının gerçekleştirdiği inanılmaz katliamdan sonra Norveç başbakanı şöyle demişti: “Bize saldırana, bu saldırının arkasında olanlara bir mesajım var: demokrasiyi ve dünyanın daha yaşanabilir olması uğraşımızı yıkamayacaksınız...Teröre daha fazla demokrasiyle, açılımla ve hoşgörüyle yanıt vereceğiz.”

Norveç’teki cani Protestan çoğunluğa ait beyaz bir Norveçli idi. Öldürülenlerin kim olduğu katil için önemsizdi. Aynı saldırıyı, Müslüman bir göçmen aileden gelen, Mağripli veya siyah Afrikalı bir Norveçli yapmış olsaydı, Norveç başbakanı aynı mesajı verir miydi? Muhtemelen verirdi. Buna karşılık, Norveç’te Arap ve Afrika kökenlilerin ve genel olarak Müslümanların hayatı daha zor olur muydu? Muhtemelen evet.

Norveç’teki katliamı yapan, katmerli bir islamofobiye sahip, dünyayı bekleyen en büyük yakın tehlike olarak İslam dinini gören radikal aşırı sağcı, açıkça ırkçı bir kişiydi. Buna karşılık Fransa’da Charlie Hebdo katliamını yapan ve onlara destek olmak için bir Yahudi marketinde müşterileri rehin alıp, dördünü öldüren Fransız yurttaşları Müslümanlarla Norveçli caninin arasında büyük benzerlikler var. İki örnekte de çok bariz bir radikal ırkçılık ve nihilizm öne çıkıyor. Bunun ötesinde, kendi doğrusunun mutlaklılığına olan inançla yaptığı katliamı meşrulaştıran ve bunun yeni bir ari, üstün dünya getireceğine inanan bir binyılcı kıyamet inancının farklı yansımalarını bulmak mümkün bu iki örnekte. Görünüşte taban tabana zıt, hatta varlık nedenlerini karşılıklı nefretlerinden alan bu iki örnek vaka, aslında birbirine çok yakın ve belki de aynı psikolojiyi, aynı varoluş tarzını, insana aynı bakışı temsil ediyor.

Fransa’da bu ikili katliam sonrasında yapılan, büyük ihtimalle Fransa tarihinin en kalabalık yürüyüşünün ardından, hatta yürüyüşten önce önemli bir tartışma başladı. Büyük ihtimalle önümüzdeki dönemde bu tartışma artarak devam edecek. İslamla islamcılık arasında kesintisiz bir geçiş var mı? İslamcılıktan islamcı terör eylemlerine geçiş düz bir çizgi üzerinden mi oluyor? Charlie Hebdo katliamını Fransa’nın 11 Eylül’üne benzetmenin en büyük sorunu, ABD’nin 11 Eylül sonrasında aldığı son derece vahim kararları, güvenlik devletinin temel hakları bütünüyle askıya almasını (Guantanamo bunun timsalidir) veya kısıtlamasını aynı zamanda çağrıştırmasıdır. Terörle mücadelenin olağan şüphelilerini din, etnik köken, sosyal konum üzerinden tespit etmeyi meşrulaştırmasıdır. Önümüzdeki günlerde Fransa’da güvenlik politikalarının “makbul vatandaşlar”ın güvenliğini arttırmak adına özgürlükleri sınırlamak, temel haklar alanını daraltmak eğilimine karşı demokratik direnişin ne kadar başarılı olacağını göreceğiz.

İslami Devlet adlı oluşumun ABD’nin Irak’a müdahalesinin doğrudan bir sonucu olduğu, Guantanamo’nun dünyada radikal bir islamcı gençlik tepkisini beslediği, Patriot Act’ın insanlığa karşı işlenmiş ağır suçların örtüsü olduğu elle tutulur somutlukta bir gerçek. Bugün Batı dünyasındaki kimlikçi köktencilik ve onun beslediği şiddet patlamasıyla piyasa köktenciliğinin horgörü ve dışlama mekanizmaları arasında çok yakın bir bağ olduğu da bir o kadar doğru. Sadece iktisadi-sosyal bir horgörüden, dışlamadan, onursuzlaştırmadan bahsetmek yeterli değil. Aynı zamanda kibirli piyasa köktencisi elitin siyasal olarak horgördüklerinin bir tepkisi bu içi insanlığa karşı nefretle dolu radikal kimlikçilik. Nazizmin Batı dünyasında 20. yüzyıl ortasında temsil ettiği radikal nihilizmi bugün İslam dünyasında islamcı köktencilikten beslenen radikal nihilizm temsil ediyor.

Bu nihilizmin karşısında ise Fransa’da giderek içine kapanan, laikliği bir tür laikçi radikal kimlik haline dönüştüren tavır aşırı sağdan sola uzanan şaşırtıcı ittifaklara yol açıyor. Yakın ve gerçek tehlike olarak gördüğü islamlaşmaya karşı en etkili panzehirin bu laikçi radikal kimlik olduğuna inananlar kimlik politikalarının cumhuriyetin köküne kibrit suyu döktüğünü iddia ederlerken, kendileri son derece kapalı bir kimlik politikasının, laikçi kimliğin mutlak egemenliğinin yeniden tesisini talep ediyorlar. Fransa’da bu politikanın öne çıkması önümüzdeki dönemde yeni bir etnik-dinsel temelli iç savaşın koşullarının olgunlaşması anlamına gelecek. Bu tehdite karşı Fransa’da demokratlar harekete geçip, orta sınıfın kendini laik görünümlü etnik-dinsel dışlamacılığın konformizmine bırakmasını, aşırı sağ hareketin lideri Marine Le Pen’in koruyucu kanatları altına sığınmasını engelleyebilecekler mi? Engelleyememe ihtimalleri düşük değil.
Bir de, İslam adına işlendiği iddia edilen cinayetler karşısında “benim adıma asla” türünden bir sloganla karşı çıkmanın Müslüman dünyasında yeterli olmadığı, bundan sonra hiç olmayacağı olgusu var. Bu olguyu Müslüman filozof Abdennur Bidar Eylül 2014’ün son günlerinde, bir Yahudi gencin sadece Yahudi olduğu için birkaç fanatik Müslüman tarfından öldürülmesinin ardından “Kıymetli Müslüman Dünyası”na seslendiği mektubunda şöyle özetliyordu: “(...) İslami devlet olduğunu iddia eden ve bazılarının bir iblis adı vermeyi, DAEŞ demeyi tercih ettikleri bir canavar doğurduğunu görüyorum. Ama çok daha vahimi, bu canavarın senden doğduğunu, senin şaşkınlıklarından, iç çelişkilerinden, geçmişle bugün arasında bocalayıp durmandan, insani medeniyet içinde yerini bir türlü bulamamandan doğduğunu inkar etme çabası içinde kendini kaybettiğini, zamanını ve onurunu yitirdiğini görüyorum. Ne diyerek bağırıyorsun bu canavar karşısında? ‘Bu ben değilim’, ‘bu İslam değil!’ Bu canavarın senin kimliğini ele geçirmesine isyan etmekte kuşkusuz haklısın. İslam’ın barbarlığı telin ettiğini var gücünle elbette haykırmalısın. Ama bu son derece yetersiz kalmaya mahkum bir çaba! Çünkü bir özsavunma konumuna sığınıp, özeleştiri sorumluluğunu almaktan kaçıyorsun. Bu duruma öfkelenmekle yetiniyorsun, halbuki bu an senin kendini sorgulaman için tarihi bir fırsat olabilirdi. Sen ise sorumluluğunu almak yerine suçluyorsun: ‘Siz Batılılar ve tüm İslam düşmanları, bizi bu canavarla özdeşleştirmeye hemen son verin! Terörizm İslam değildir. Gerçek İslam, iyi İslam savaş değil barış demekir’ (....) Ne var ki bu canavarın arkasında devasa bir sorun yatıyor ve sen bununla yüzleşemeye pek hazır değilsin. Ama bunu yapacak cesareti bir gün bulman gerekecek (...) Büyük soru, esas soru şu: ‘Bu iğrenç canavar neden senin suratını çaldı, neden başka bir suratla değil, senin suratınla dolaşmayı seçti?’”

Abdennur Bidar’ın mektubunun muhatabı Charlie Hebdo katliamını gerçekleştiren katillerin arkasından “şehitlerimiz” diyerek gözyaşı dökenler değil. Onlar Bidar’ın korkunç canavar olarak tanımladığı yaratığın bir parçasılar.

Charlie Hebdo katliamı Fransa’da, Avrupa’da bir tarih sayfasının daha kapanıp, yeni bir sayfanın açılmasına yol açtı. Bu açılan sayfada demokrasi, eşitlik ve özgürlük medeniyetinin daha güçlü yer alması mücadelesinin bir nebze olsun başarılı olabilmesi için yukarıda yer alan mektubun hitap ettiği insanların alacakları tavırlar, verecekleri mücadeleler ve en önemlisi gösterebilecekleri medeni cesaret önemli ölçüde belirleyici olacak.