Erdoğan partisi ve sultanizm

Tayyip Erdoğan ve çevresinin esas özendiği model Malezya'da Mahatmir Muhammed veya Güney Kore'de Park Chung-Hee'nin yönetimidir. Muhafazakar-popülist kalkınmacı bir Başkan/Lider olmaktır.

Önümüzdeki üç ay boyunca sabah akşam duyacağımız tema belli oldu. Seçmenlerden emrine 400 milletvekili vermesini isteyen 'Milli Lider' adayı, lafı evirip çevirmeden, harbi konuştu. Pazar esnafı gibi, “400’ü verin yeni Türkiye kuralım, 400’ü verin yeni anayasa yapalım, 400’ü verin başkanlık sistemini kuralım, 400’ü verin çözüm sürecine koşalım” diye bağırmaya başladı. Görünen o ki, seçimlere kadar her gün ve belki günde birkaç kez cumhurbaşkanı anayasayı açıkça ve kasıtlı biçimde bu yolla ihlal edecek. Cumhurbaşkanının yürürlükteki anayasaya göre yetkilerini suiistimal ettiğini ısrarla ve bıkmadan söylemekten geri durmamak gerekiyor. Cumhurbaşkanının kime oy verilmesini talep ettiğini belirtmediği için tarafsızlık ilkesini çiğnemediği iddiası gibi bir dalavere, bugün cumhurbaşkanı etrafında kenetlenmiş güruhun gelecekte arzuladıkları rejim kurulursa neler yapabileceklerini, nelere hangi kılıfları geçirebileceklerini gösteriyor.
Tayyip Erdoğan hafta sonunda ağzındaki esas baklayı çıkardı. Liderlik sistemini, başkanlık sistemini savunurken, bunun “bizim kadim devlet geleneğimizdeki sistem” olduğunu söyleyiverdi. Bu bir dil sürçmesi değildi, ertesi günü bunu daha açarak işledi. “Bizim tarihimizde, genlerimizde, geleneğimizde başkanlık sistemi, liderlik sistemi var,” dedi.

Üzerinde durulması gereken bir iddia bu. Erdoğan’ın tarif ettiği liderlik sisteminin tarihimizdeki adı sultanlıktır. Max Weber’den beri siyaset bilimi yazınında “sultanizm” olarak tanımlanan rejimdir. Mülkün hukuken ya da fiilen sahibi konumunda olan hükümdarın yönetimin tüm alan ve kademelerinde güç sahibi olduğu bir rejimdir. Sultanlık rejimi tarihi olarak İslam toplumları için kullanılır ama 20. yüzyılda seküler modern rejimlerin bazılarını da kapsayan yeni bir boyut kazandı. Sultanizm, hükümdar/Lider/Şef konumunda olan kişinin ülkedeki bütün kişi ve kurumlara, önceden belirlenmeyen koşullarda müdahale etme, istediğini dayatma yetkisine sahip olduğu rejimleri tanımlar. Parti, şefin iktidar aygıtıdır. Şef, partiden de özerktir. Otoriter rejimler konusundaki çalışmalarıyla tanınan Juan Linz’e göre, sultanizm Haiti’de Duvalier, Kuzey Kore’de Kim İl Sung, Filipinler’de Marcos yönetimlerini tarif eder. Elbette bunlar bariz diktatörlüğün hüküm sürdüğü uç örneklerdir. Bunlardan daha ılımlı olan cumhuriyetçi sultanlık rejimlerinde egemen kişi her alana doğrudan müdahale etmez. İktisat veya toplumsal hayat kendi devinimi içinde kısmen veya bütünüyle dönebilir. Ama her durumda, siyasal alan, hükümran gücün tekelinde ya da çoğulcu görünüm altında, çok yakın denetiminde olmalıdır. Hükümran gücün diğer alanlara istediği zaman doğrudan müdahale etme yetkisi saklıdır. Böylece bütün yönetim tek elden yürütülür ve tek sesli olarak işler.

Latin Amerika’da yaygın olan Şeflik (Caudillo) sistemi bunun bir alt versiyonudur. Ama Tayyip Erdoğan ve çevresinin esas özendiği model Malezya’da Mahatmir Muhammed veya Güney Kore’de Park Chung-Hee’nin yönetimidir. Muhafazakar-popülist kalkınmacı bir Başkan/Lider olmaktır. Bütün şeflik rejimi savunucuları, Erdoğan gibi, mevcut sistemin tıkandığını, daha ileri gidilemediğini iddia ederler. “Patinaj yapıyoruz” derler. “Aynı güçle, aynı imkanla çok daha hızla ilerleyeceğiz” vaadinde bulunurlar. Çünkü herkes için en iyisini, en doğrusunu bilen Lider ya da Çoban sürüyü en iyi otlağa ve en kestirme yoldan götürme konusunda serbest bırakılmalıdır. Buradan en iyi ihtimalle otoriter demokrasi çıkar ve genellikle o da zaman içinde bozulup otokrasiye dönüşür.

Gelgelelim Türkiye’de iki yüzyıllık siyasal mücadele geleneği, sultanlık rejimine karşı direnişin de hikayesi değil midir? Osmanlı modernleşmesini savunan yöneticiler, düşün insanları sadece değil, muhafazakar dünyadan insanlar da Osmanlı döneminde belli bir güç dengesine dayalı meşruti yönetim talebini ısrarla dile getirmemişler midir? Erdoğan’ın genlerimizde, tarihimizde yer aldığını söylediği kadim gelenek ya 19. yüzyıldan da öncesine giden mutlakıyet rejimidir, ya da İttihat ve Terakki’den günümüze kadar devam eden pozitivist öncü zümre tahakkümüdür.

Türkiye’de muhafazakar düşünce ve siyaset geleneğinin en fazla karşı çıktığı, karşısında mücadele verdiği ve birçok kez darbeler aracılığıyla ağır tokat yediği gelenektir bu. Mustafa Kemal’e karşı oluşan meclis içindeki grubun endişesi meşruti monarşi yerine cumhuriyetin gelmesi değil, cumhuriyet kisvesi altında Mustafa Kemal’in bir liderlik/şeflik/başkanlık sistemini getirecek olmasıdır. Nitekim Mustafa Kemal 1923 ile 1938 arasında fiilen cumhuriyetçi sultan konumuna sahipti. Bazı Kemalist tarihçiler yıllarca Tek Adam sistemini tarihimizin derinlerinden gelen öz be öz yönetim sistemi olarak savundular. Bugün AKP, Terakkiperver Cumhuriyet Fırkasının, Serbest Fırkanın, Demokrat Partinin değil, “Türk tipi başkanlık yani liderlik sistemi” adı altında faşizan Kemalist düşünürlerin, siyasetçilerin geçmişte savunduğunu dile getiriyor.

Türk sağ geleneği içinde çoğunlukçu bir güçlü lider özlemi Tayyip Erdoğan’la ortaya çıkmadı. Zamanında Demirel de, Özal da başkanlık sistemini savundular. Bu sistemi, liderliğini subayların yaptığı laikçi ve otoriter asker-sivil bloğuna karşı, toplumun sosyolojik çoğunluğunun desteğini almak ihtiyacı içinde yaptılar. AKP’ye gelene kadar her seferinde Türk sağı bu bloktan darbe yedi. Şimdi Türk sağının hegemonik partisi AKP’nin şefi, yaptığını, söylediğini eleştiren herkese “sen kimsin ya, sen kimsin” diye gürlüyor. Bastırılmış aşağılık kompleksini dışa vuruyor. Ve dikkat ederseniz AKP’nin içinde bu liderlik sistemi için öyle büyük bir heyecan yükselmiyor. AKP’nin güçlü tarihsel simaları bu konuda yutkunmakla meşguller. Avuçlarını patlatırcasına bu esip gürlemeyi alkışlayanlar, AKP’nin değil, Erdoğan partisinin yandaşları. Birçoğu yeni ihtida etmiş olmanın şevk ve azmiyle davranıyor. AKP’nin gücünün Erdoğansız hiçbir şey olduğunu haykırıp, “bu toprakların insanı güçlü, karizmatik ve tek adamı seviyor, çünkü bu bizim genlerimizde var” iddiasını utanmadan, sıkılmadan dile getiriyorlar. Toplumu ve ondan önce AKP seçmenini aşağılıyorlar.

Toplumların geni yoktur. Toplumların geni olduğu iddiası ırkçı bir inançtır. Toplumların ortak hafızaları, ortak değerleri vardır ve bunlar zaman içinde değişir. Bugün AKP’nin değil, Erdoğan partisinin borazanları kendi genlerinde var olan nitelikleri topluma mal ediyorlar. Aynı zamanda muhafazakar siyasal düşün geleneğini de iğfal ediyorlar. Erdoğan partisine herkesten önce gerçek muhafazakarların “yeter” demesi gerekmiyor mu?