Kültürel kutuplaşma stratejisini boşa çıkarmak

Erdoğan'ın 'bunlar ve biz' üzerine kurulu kültürel temelli kutuplaşma oyununu bozmak hem elzem hem mümkün.

Tayyip Erdoğan’ın toplumda var olan kültürel kutuplaşmaları kışkırtarak kendi etrafında oluşan iktidar blokunu güçlendirme stratejisine devam edip etmeyeceğini önümüzdeki günlerde göreceğiz. Başbakan’ın tatile çıkana kadar yaptığı birbirinin benzeri ona yakın konuşmanın eksenini kültürel alanda yeniden canlandırmaya çalıştığı kutuplaşma oluşturuyordu. Bugüne kadar, esas olarak askeri vesayet güçlerinin müdahaleleri, Kıbrıs’ta çözüm ve AB üyeliği karşıtı gibi girişimlere karşı kutuplaşmayı siyasal alanda kurarak seçmen tabanını genişletti Erdoğan. Buna ilaveten, istikrarlı ekonomik büyüme, siyasal istikrar, piyasa ekonomisi çerçevesinde normalleşme ve oluşan göreli refah ve bunların beslediği güven duygusu sayesinde alt ve orta sınıfların önemli bir bölümünü etrafında topladı ve hegemonyasını pekiştirdi.

Bu hegemonya giderek bir Tek Adam yönetimi haline geldi. Erdoğan tek başına çok güçlü hale geldi. Ama bu durum aynı zamanda siyasal kutuplaşmaların bu kez şahsı etrafında oluşması riskini yarattı. Bu nedenle Erdoğan’ın, bir yandan Kürt sorununda müzakere ve çözüm kapısını açarken diğer yandan bu açılım adımının somutlaşması sırasında giderek şahsı etrafında oluşan ittifaktaki çatlakları, kültürel plandaki kutuplaşmayı yeniden canlandırarak sıvama stratejisini devreye soktuğu izlenimi verdi. Bu boyuta varmasını hiç beklemediği anlaşılan Gezi Parkı direnişinde ‘bunlar ve biz’ ayrımına dayalı söylemin kendi otoritesini yeterince koruyamadığını görüce, bu kez daha güçlü ‘yakın tehlike’ reflekslerini tetikledi. Doğru olmayan bilgileri de bol kepçe kattığı, komploların, düşmanların, hainlerin cirit attığı bir söz bombardımanına başvurdu.

Erdoğan’ın ‘bunlar ve biz’ üzerine kurulu kültürel temelli kutuplaşma oyununu bozmak hem elzem hem mümkün. Mahalle forumlarında kendisininkinden farklı yaşam tarzlarını, siyasal aidiyetleri aşağılamayan, dışlamayan söz ve tavırlar benimsenmesi konusunda düzenli yapılan hatırlatmalar bu çabanın bir örneği. Başka bir örnek ise ‘Haksızlığa Son Verin: Erteleme Değil, Çözüm İstiyoruz’ başlığıyla 57 kadının imzaya açtığı ve düne kadar 1200 civarında kişinin internetten imzaladığı çağrı. Gayri resmi adı Başı Açıkların Çağrısı. Sözü onlara bırakalım:

“Türkiye’nin son 20 yılına damgasını vuran Müslüman-laik çatışması eksenine oturtulmuş siyasetin en büyük mağdurları hep kadınlar oldu.

Ülkemizin en önemli meselelerinden birisi kadınların konumunun güçlendirilmesi ve toplumsal hayatın her alanına katılması iken başı örtülü ve başı açık kadınlar arasında ayrım yaratmaya yönelik söylem ve uygulamalar, en büyük zararı yine bu hattın her iki tarafındaki kadınlara verdi.

Bizler, başı örtülü kadınlara yönelik eşitsizlik yaratan her türlü uygulamaya karşı çıkıyoruz. Başörtülü kadınların kamu hizmetlerinde görev alma, başta milletvekilliği olmak üzere merkezi ve yerel yönetimlere seçilme haklarının önündeki her türlü yasal ve yasal olmayan engelin ortadan kaldırılmasını talep ediyoruz. Hizmet alan–hizmet veren ayrımı yapmıyoruz. Yapılmasını reddediyoruz.

Emek piyasasında başörtülü kadınlara yönelik örtük ayrımcılığa son verilmesini istiyoruz. Bu tür eşitsizliklerin, esas meselemiz olan kadına karşı ayrımcılıkla mücadelenin önünde de bir engel olduğuna inanıyoruz.

Bu nedenle başta iktidar partisi olmak üzere, TBMM içindeki ve dışındaki tüm siyasi partileri başörtülü kadınların haklarından yararlanmalarını engelleyen yasal mevzuatın değiştirilmesi için acilen, önkoşulsuz harekete geçmeye çağırıyoruz.”

Çoğu zaman başörtülü kadınların sırtından erkeklerin kendi iktidarları için yürüttükleri çatışmanın içini boşaltan bir girişim bu. Başbakan’ın, kendi stratejisini boşlukta bırakan bu çağrıyı yok saymak ve bu talepleri hasıraltı etmeye devam etmek için, “Biz başörtülü kadınlık halini iyi biliriz. Bunu onlardan öğrenecek değiliz!” der mi? İnsana diyemez gibi geliyor ama son haftalarda hiçbir şeye şaşıramaz olduk.