'Liderlik sistemi', Erdoğan partisi ve HDP

Bugün Erdoğan Partisi'nin gündeme getirdiği ve önümüzdeki seçimlerde seçmenlerin önüne koymaya hazırlandıkları Türk tipi başkanlık sistemi önerisine tarihsel bir dayanak aranacaksa, esas olarak İttihat ve Terakki muhafazakarlığı ve sağ Kemalizm çizgisine bakmak gerekir.

Önümüzdeki seçim kampanyasında iki ana konu tartışılacak. Birincisi, seçimlere parti olarak girecek HDP’nin %10 barajını aşmasının önemi ve gereği. HDP’nin barajı geçmeme ihtimali hala ihmal edilmeyecek kadar yüksek ama bu parti etrafında oluşan seçmen koalisyonu da gözle görünür bir hızla büyüyor. Seçimlere 14 hafta var ve sadece Türkiyeli Kürt seçmenlerde değil, daha geniş yelpazede yer alan seçmen grubunda HDP’ye oy verme yönünde gözlenen eğilim güçlenebilir.

HDP’ye neden oy vermek gerekir konusunu gelecek haftalarda daha etraflı biçimde ele alma fırsatımız olacak. Kısaca ifade etmek gerekirse, önümüzdeki seçimde CHP’nin oyunun %2 artmasının, otoriter bir rejimin kurumsallaşmasının önüne set çekmek açısından anlamlı bir katkısı olmayacak. Buna karşılık, yürürlükteki seçim sistemi nedeniyle, HDP’nin oyunun %2 artmasının bu açıdan etkisinin kıyas kabul edilemeyecek kadar büyük olacağı aşikâr.

İkinci konu, AKP seçmenleri ve üyelerinden çok Erdoğan Partisi’nin taraftarları ve ideologları tarafından savunulan ve Erdoğan’ın kadim siyasal geleneğimizin parçası olduğunu iddia ettiği liderlik sistemi. Bunu şeflik, önderlik ya da Türk tipi başkanlık sistemi olarak da tanımlayanlar var. Bu yönetim sistemi önerisini Tayyip Erdoğan’ın iktidar hırsıyla izah etmek elbette indirgemeci bir yaklaşım olur. Onun etrafında kenetlenen siyasal zümrenin iktidar hırslarıyla da birlikte değerlendirilmesi gerekir.

Bu zümreyi muhafazakar olarak tanımlamak, sanırım gerçek muhafazakarlara haksızlık etmek olacaktır. Erdoğan Partisi muhafazakar değil, 1980 sonrası örneklerini ABD veya Britanya’da, daha sonra Kıta Avrupasında gördüğümüz yeni-muhafazakarlığın yerli versiyonudur. Bu oluşumun kendini çoğunlukçu bir milli irade geleneksel söylemi içinde ifade etmesi, onun yeni-muhafazakar niteliklerini göz ardı edilmesine yol açmamalı. Türkiye tipi yeni-muhafazakarlığın önemli bir niteliği, bölünmez milli egemenlik anlayışı içinde iktidarın mutlaklığına yaptığı katı vurgudur ve bu vurgunun kaynağı İttihat ve Terakki’ye kadar gider. Ali Bayramoğlu’nun dünkü yazısında eleştirel bir tonla çizdiği Celal Bayar’dan Tayyip Erdoğan’a uzanan hat bu açıdan anlamlıdır. Otoriter ve çoğunlukçu muhafazakarlığın tarihi siması olarak safkan bir İttihatçı olan Celal Bayar’ın hatırlatılması elbette rastlantı değildir.

Bu çoğunlukçu milli irade anlayışında milli iradenin vücut bulduğu özne iktidarda tutunma ihtiyacına göre daralır veya genişler. Örneğin, 1950 seçimlerinde Kırşehir’den Millet Partisi milletvekili seçilen Osman Bölükbaşı, DP döneminde “laikliğe aykırı faaliyetleri” nedeniyle partisi kapatılınca, Cumhuriyetçi Millet Partisini kurmuş, 1954 seçimlerinde Kırşehir’de oyların %43’ünü almış ve bu seçim bölgesindeki 5 milletvekilliğinin hepsini kazanmıştı. DP’nin bu ilde oy oranı %30’da kalmıştı. CMP’nin Kırşehir’deki başarısına kızan Celal Bayar’ın, bu partinin “geri fikirlerin temsilcisi olduğunu” söyleyerek, Kırşehir’de seçim kazanmasını bir türlü anlayamadığını aktarır doğrudan tanıklar. Bayar’ın bu sorunu nasıl çözdürttüğünü biliyoruz: Kırşehir ilçe oldu. Çoğunlukçuluğun ve milli iradenin sınırlarının iktidarın uygun gördüğü biçimde çizilmesine en anlamlı örneklerden biridir bu. 1954 yılında milletvekili seçim kanununda yapılan değişiklikler de bu yöndedir.

Celal Bayar ve Adnan Menderes arasındaki fark biraz da burada yatar. DP grubu, şefin her dediğini onaylayan bir hınk deyiciler partisi değildi ve Bayar bundan hep rahatsız oldu. 1960’da darbeyle devrilmeden önce, Adnan Menderes hükümeti bir kez devrildi. Muhalefet değil, Kasım 1955’de DP meclis grubu bunu başardı. 3 bakanın istifasını DP grubunun elde ettiği toplantıda Menderes kendini savunmak için, “siyasi mukadderatımı tamamen DP Grubu’na, yani ellerinize bırakıyorum” demek zorunda kaldı. Aynı toplantılarda, parti grubunun gücünü göstermek için, Bayar’ı çok öfkelendirdiği iddia edilen, “siz isterseniz hilafeti bile getirebilirsiniz” dedi. Menderes’in bu sayede gruptan güvenoyu alıp yeniden başvekil olduğu iddia edilir. DP geleneğinde milli irade başkanda, başvekilde değil, meclis grubundaydı.

Bayar’ın temsil ettiği ihtilalci ve komitacı gelenekte ise, devlet iktidarının bölünmezliği, onu elinde tutan dar grubun yetkilerinin mutlaklığı olarak anlaşılır. Ki bu anlamda Kemalizmin sağ versiyonudur. Özgürlükleri değil, toplumsal disiplini savunan, Türkleştirme ve İslamlaştırma politikalarını öne çıkaran bir müdahaleciliğin, bir toplum mühendisliği geleneğinin geleneksel muhafazakarlık içinde değerlendirilmesi Türkiye siyasal tarihinin garipliklerinden biridir. Ama yeni-muhafazakarlık tam da böyle bir şeydir. Bir güçlü iktidar ve kadim geleneğin ihyası fikri etrafında biçimlenen piyasacı toplum projesi mühendisliğidir.

Adalet Partisi de hiçbir zaman Demirel’e mutlak biat teşkilatı olarak çalışmadı. İçinde hep açık muhalefet odakları oluştu ve bunlar kongrelerde yarıştılar (Bilgiç gibi), bazıları ayrılıp yeni parti kurdu (Bozbeyli ve Demokratik Parti). Elbette ne Menderes ne Demirel, Celal Bayar’ın temsil ettiği çizginin taban tabana zıddını temsil etmiyorlardı. Ama ikisiyle Bayar arasındaki mutlakçı devlet iktidarı konusundaki fark da yabana atılmayacak boyuttaydı.

Türkiye muhafazakar siyasal geleneğinde başkanlık sistemi savunusu 1960 darbesine ve onun getirdiği siyasal kurumlaşmaya bir tepki olarak gelişti. Ondan önce milli iradenin parlamentoda, milletin vekillerinde tecelli ettiği fikri ve bu çoğunluğun ortak egemenliği sağ düşüncenin ana temasıydı. Milli iradenin bir kişide tecelli etmesi ilkesine tarihsel tecrübe nedeniyle klasik muhafazakar gelenek karşı çıkıyordu. İslamcı harekette ise durum farklıydı. Milli Görüş lidere itaate ve onun mutlak otoritesini kabul etmeye hep daha yatkın oldu.

Bugün Erdoğan Partisi’nin gündeme getirdiği ve önümüzdeki seçimlerde seçmenlerin önüne koymaya hazırlandıkları Türk tipi başkanlık sistemi önerisine tarihsel bir dayanak aranacaksa, esas olarak İttihat ve Terakki muhafazakarlığı ve sağ Kemalizm çizgisine bakmak gerekir. Erdoğan Partisinin başkanlık projesinin taşıdığı otoriterliği, bunun bir otokratik yönetime dönüşme olasılığını değerlendirmek açısından önemlidir bu. Bu konuda tartışmaya devam edeceğiz.

Seçimin iki ana konusu var demiştim. Diğer ana konu olan HDP’nin de bu liderlik sistemi tartışmasına açık ve net ifadelerle hızla dahil olmasında fayda var. Çünkü HDP’nin daha geniş seçmen kesimlerine ulaşabilmesi için onlarla bir güven ilişkisi kurmaya ihtiyacı var ve bu açıdan liderlik sistemi konusundaki tavrı ve değerlendirmelerinin daha bilinir olmasının, seçimde elde edeceği oy miktarını yakından belirleyecek.