Muktedirlerin nükleer risk heyecanları

Japonya'da hükümetin felaketin gerçek boyutlarını küçültmeye çalışan davranışı karşısında yükselen bir toplumsal öfke var.

Türkiye’de hükümet çevreleri kol kola girmiş, Tayyip Erdoğan’ın önderliğinde “Bir, iki, üç, daha fazla nükleer santral!” diye haykırarak, çocuklar gibi şen ilerlerlerken, dünyada “Şu nükleer santrallardan ne yapsak da bir an önce kurtulsak” endişesi büyüyor. 1986 Çernobil felaketi ciddiye alındı ama “Arkaik Sovyet teknolojisinin neden olduğu bir kaza” diyerek, üzerinde yeterince durulmadı. Bu felaketin yüzyıllar sürecek ölümcül radyasyon etkisi ve nükleer santral etrafındaki geniş bir bölgenin bütünüyle terk edilmiş hali bir müddet sonra unutuldu.
Yeniden biti kanlanan nükleer lobisi, başta Almanya ve ABD olmak üzere kıpırdamaya başladı.

11 Mart 2011’de gerçekleşen Fukuşima nükleer kazası, daha büyük bir şok etkisi yaptı. Bu kez kaza, teknolojide önde gelen, üretim süreçlerinde disiplin ve dikkati ile maruf bir ülkede olmuştu. İnanılmaz kaza, ortamı tersine çevirdi. Angela Merkel’in son seçim zaferinde, Fukuşima öncesinde kararlılıkla başlatmak istediği nükleeer enerji programını aniden iptal etmesi ve bütün nükleer santralları kapatma kararı vermesi önemli bir rol oynadı.

Fukuşima kazasının yarattığı büyük radyasyon kaçağı iki buçuk yıldan beri var gücüyle devam ediyor. Geçen hafta, santralı işleten Tepco firması, iki yıldan beri en yüksek radyasyon oranının ölçüldüğünü ifşa etmek zorunda kaldı. Santralda üç bin civarında insan, santralın kalbini soğutmak için insanüstü bir çaba sarf ediyor. Yüksek radyasyona maruz kaldıkları için belli bir süre çalıştırılıp sonra işten çıkarılıyor, kullanılmış mendil gibi çöpe atılıyorlar.

Takashi Hirose, Fukuşima kazası sonrasında Japonya’da İngilizce bir kitap yayımladı: ‘Fukuşima Meltdown’. Deprem, tsunami ve nükleer felaket üçlüsüyle oluşmuş bu ilk büyük felaketin ortaya çıkış ve nükleer santralın kalbinin erimesi nedeniyle yarattığı zincirleme ve denetlenmesi şimdilik mümkün olmayan sonuçları anlatıyor. Hirose, yakında yayımladığı bir açık mektupta dünyanın bütün atletlerini, kendi tabiriyle Japonya Başbakanı Shinzon Abe’nin yalanına kanmamaya davet etti. Abe, eylül başında, Uluslararası Olimpiyat Komitesi’nin 125. toplantısında, “Bazı insanlar Fukuşima hakkında endişe verici haberler yayımlıyor. Sizi temin ederim ki durum tamamen denetimimiz altında. Fukuşima Tokyo’da hiçbir zarar yaratmadı ve yaratmayacak” demişti.

Hirose ise aynı fikirde değil. 4 sayfalık açık mektubunda, bugün Pasifik Okyanusu’nda ölçülen radyasyon seviyesinin tehlike çizgisinin şimdilik altında kaldığını ama santraldan her gün sızan tonlarca radyasyonlu suyun 2017’de Pasifik Okyanusu’nda ölümcül oranda radyasyon kirlenmesi seviyesi yaratacağını Kiel’deki Geomar Enstitüsü’nün yaptığı simülasyon çalışmalarına dayanarak iddia ediyor. Diğer taraftan, esas olarak yeraltı sularına karışan ve nükleer füzyonun soğutulması için gerekli olan ama aynı zamanda zehre dönüşen bu suların, Japonya’nın önemli bir bölümünde bitkilere ve başta balık olmak üzere hayvanlara da radyasyon bulaştırdığını ve birkaç yıl içinde Japonya’da sağlıklı, güvenilir gıda maddesi hatta su içmenin olanaksız olacağını söylüyor. Sonra, dünyaya sesleniyor: “2020 yılında Tokyo’ya radyasyonlu bir hava solumak, radyasyonlu sular içmek için mi geleceksiniz?” Fukuşima kazası sonrası Japonya’nın uzun yıllar ‘anormal’ bir ülke olacağını, böyle bir kaza ile insanlığın ilk kez tanıştığını belirtirken, Japon Başbakanı Abe’nin o büyük yalanının da
Japonya’da yıllar boyunca unutulmayacağını ilave ediyor.

Japonya’da hükümetin felaketin gerçek boyutlarını küçültmeye çalışan davranışı karşısında yükselen bir toplumsal öfke var. Birkaç aydan
beri her cuma akşamı sayıları bin ile on bin arasında değişen insan parlamento binasını kuşatıp hükümeti nükleer enerji politikasını değiştirmeye çağırıyor. “Bir daha Hiroşima olmasın” sloganına nazire yaparak “Bir daha Fukuşima olmasın!” diye haykırıyorlar. Halkın üçte ikisi nükleer enerji üretimine bir an önce son verilmesini istiyor.

Türkiye’nin nükleer santral macerası ise önümüzdeki yıllarda başlayacak. Nükleer santralda kaza olma olasılığının düşüklüğüne vurgu yapıyor nükleer lobisi. Ama küçük bir ihtimalle de olsa, vuku bulacak kazanın sonuçlarının, denetlenmesi mümkün olmayan ve öldürücü etkisi on yıllar hatta yüz yıllar sürecek bir felaket olmasını konuşmuyorlar. Sermaye birikiminin esiri olmuş, gözü büyümeden başka bir şey görmeyenlerin insanlığa karşı ahlaki olduğu kadar hukuki sorumluluğu da olması gerekmez mi? Mayıs ayında Başbakan Erdoğan, Japon halkının bir kısmının ismini büyük yalanla eşanlamlı kullandığı Japon Başbakanı Abe ile imzaladığı ‘22 milyar dolarlık’ nükleer santral anlaşması sonrasında, “Mersin Akkuyu’da Rusya Federasyonu ile yürüyen bir nükleer enerji santralı sürecimiz var. Şu anda da diğer bir adımı, Türkiye-Japonya arasında atmış bulunuyoruz. Bu çok daha farklı bir heyecanı doğuracak” diyordu.

Başbakan’la aynı şeylerden heyecan duymadığımız çok açık.