Polis-yargı oligarşisi

Türkiye'de serbest tartışma ortamının önündeki en büyük engel, yargının muhalif görüşlere karşı aldığı sistemli tavır.

Hükümetin Kürt sorununun barışçıl çözümü için Türkiye’nin tüm bölgelerinde tartışma ve bilgilendirme amaçlı attığı adım, bunun bütünüyle serbest bir tartışma ortamında gerçekleşmesiyle amacına ulaşabilir. Bütünden kastımız, hükümet politikalarının da bütünüyle serbestçe tartışıldığı, eleştirildiği veya desteklendiği bir ortamdır. Bu ortam şu anda Türkiye’de yok. Bugün bunun önündeki en büyük engel yargının muhalif görüşlere karşı aldığı sistemli tavır. Bir de basında giderek sayısı artan susturulan isimler listesi.

Yargının demokratikleşmenin önünü tıkayan tutumu, üniversitelerde aykırı seslerin giderek yaygınlaşan biçimde soruşturma hedefi olmasıyla kendini daha fazla ele veriyor. Tutuklanan gazeteciler, avukatların yanında, her gün bir başka üniversitede sadece öğrenciler değil, üniversite çalışanları yargının hedefi haline geliyor. Hükümetin çevre düşmanı politikalarını odasının kapısına afiş asarak eleştirmek, bir üniversitede soruşturma nedeni oluyorsa, o ülkede ifade özgürlüğü yok demektir. Polisin bir avuç öğrenciye karşı üniversite içinde orantısız şiddet kullanmasını engellemek isteyen akademisyenlere, idari personele ‘görevli memura mukavemet ve tehdit’ suçlamasıyla soruşturma açılıyor ve bu kişilere savcılık tarafından firari muamelesi yapılıyorsa, o ülkede özgürlükler polis-yargı oligarşisinin yakın ve açık sürekli tehdidi altında demektir.

Başbakan’ın başkanlık sistemini savunmak için ortaya attığı ‘bürokratik oligarşi’ eleştirisi, bugün en açık ve etkili biçimde demokratikleşmenin önünde engel teşkil eden polis-yargı oligarşisi için geçerlidir. Eli titrek, kısmi yargı reformu paketlerine karşı direnişi sürdüren bu güvenlik devleti oligarşisi, milletvekillerinin tutuklanması kararlarında fütursuz biçimde ısrar ederek içinde bulunduğumuz barış sürecini baltalamaktadır. Binlerce KCK davası sanığının tutuklu yargılanmalarında ısrar ederek, Kürt sorununda serbest bir tartışma ortamı yaratılmasının ve siyaset alanının genişlemesi ve güçlenmesinin önünü tıkamaktadır. Ergenekon ve Balyoz davalarında tüm sanıkları, işlendiği suçlar arasında ayrım gözetmeden, toplu biçimde ve peşinen cezalandırmak suretiyle Kürt sorununun çözümünün demokrasiye ve adalete güven üzerinden tartışılmasını engellemektedir. Polis-yargı oligarşisi sadece birinci derece mahkemelerinde etkili değildir. Pınar Selek, Doğan Akhanlı davalarında olduğu gibi Yargıtay’ın belli daireleri de bu bürokratik oligarşinin aktif bir parçasıdır.

Bu sorunun yegâne kaynağı polis-yargı oligarşisi değildir. Hükümetle uyumlu olmayı en önemli haslet olarak gören konformist medya patronları, yöneticileri de burada sorumludur. İfade özgürlüğü yönünde hükümetten veya polis-yargı oligarşisinden baskılara karşı direnemeyen, eğilip bükülen, ellerini ovuşturarak gazetelerinden isim ayıklayanlar da sorumludur. Aynı tavrı gösteren, kraldan fazla kralcı üniversite yöneticileri de. Dün basında, üniversitelerde yöneticiler Batı Çalışma Grubu’ndan, MGK Genel Sekreterliği’nden aldıkları ‘tavsiyeler’le yönlendiriliyordu. Bugün onların yerini büyük ölçüde polis-yargı oligarşisi almış durumda.

Hükümetin bu konuda boynunu büküp, “Ne yapalım yargının kararıdır” demesi, bu oligarşinin yaptıklarından gerçekten rahatsızlık duymadığı, hatta bunları dolaylı biçimde de olsa desteklediği anlamına gelir. Çünkü polis İçişleri Bakanlığı’na bağlıdır. Yargı da yasalara. Polisin eylemlerinden hükümet sorumludur. Yargının eylemlerinden de yasaları bu eylemleri mümkün kılmayacak biçimde değiştirmekten imtina eden hükümet son tahlilde sorumludur.

Kürt sorununun serbestçe tartışılması ve barışçıl çözüm yollarının olgunlaşması için polis-yargı oligarşisinin demokrasi açısından tehdit oluşturan icraatlarının ivedilikle etkisiz hale gelmesi bugün bir önşarttır. Meclis’te görüşülmesine başlanacak olan son yargı reformu paketinin kapsamı bu perspektif ışığında neden genişleyemesin?