Sayılarla gaza gelmemek

Bugün AKP muhalifi çevrelerde iktisadi verilerle ilgili son derece sorunlu bilgiler dolaşıyor. Bir kısmı cehaletten, bir kısmı bağnazlıktan, galiba bir kısmı da tabloyu ne kadar kötü gösterirsem o kadar AKP karşıtı cephe güçlenir inancından kaynaklanıyor.

Tayyip Erdoğan ve AKP hükümetinin iktisadi konularda eleştirilecek pek çok yanı var. Cumhurbaşkanının olur olmaz ve durmadan konuşmasının bugün en önemli ekonomik istikrarsızlık konusu olmasından işe başlanabilir. Kapalı ekonomide yaşıyormuşuz gibi faizlerle ilgili esip gürlemesini ve bunun sonuçlarını, inşaatı büyüme politikasının neredeyse yegane motoru olarak görmesini ve bunun yarattığı büyüme yanılgısını, verimlilik ve teknoloji merkezli olmayan büyümenin neden olduğu “yoksullaştırıcı büyüme” patikasını dikkate almamasını,...Öyle radikal alternatif ve muhalif iktisat yaklaşımlarına dayanarak değil, sermaye sınıfının gözünden, serbest piyasa ekonomisi ilkeler açısından ve egemen iktisat anlayışı cephesinden, züccaciye dükkanında bir fil gibi dolaşan Tayyip Erdoğan’ı ağır biçimde eleştirmek mümkün.

Gelelim bu eleştirilerin dayandığı verilerin de sağlam olması gereğine. Maalesef bugün AKP muhalifi çevrelerde iktisadi verilerle ilgili son derece sorunlu bilgiler dolaşıyor. Bir kısmı cehaletten, bir kısmı bağnazlıktan, galiba bir kısmı da tabloyu ne kadar kötü gösterirsem o kadar AKP karşıtı cephe güçlenir inancından kaynaklanıyor. Bir yanda hükümetin çizdiği toz pembe bir tablo, diğer yanda muhalefetin çizdiği kapkara bir manzara. Ortalama bir yurttaşın bu durumda en iyisi iktisatla ilgilenmemek demesinden daha doğal bir durum yoktur herhalde. Nitekim söylendiğine göre gazetelerin iktisat sayfaları en az okunan sayfalar arasında yer alıyormuş.

Dün Hürriyet gazetesinde yayımlanan bir haber anlatmak istediğimi özetliyor. “Kur acayip vurdu” başlığıyla verilen haberde, Tayyip Erdoğan’ın ateşlemesiyle 16 Ocak’ta yeniden faiz tartışmalarının dolar kurunu rekor seviyelere çıkarttığı ve Türkiye’nin toplam borcunun 38 milyar dolar artmasına neden olduğu belirtiliyor. Ülke olarak toplam (kamu ve özel) 234 milyar dolar dış varlığımız ve 672 milyar dolar borcumuz olduğu bilgisine yer verilen yazıda, Uluslararası Yatırım Pozisyonu’muzun 438 milyar dolar açık verdiği hatırlatılıyor. Buraya kadar diyecek bir şey yok. Sonra, son 26 günde TL’nin dolar karşısında %8,8 değer kaybetmesinden hareketle, toplam dış borcumuza 38,5 milyar dolar eklendiği iddia ediliyor. Başlıkta ifade edilen “acayip kur vurması” bu. Gelgelelim dolar olarak ifade edilen bir miktar, dolar değerlendiği için dolar olarak nasıl artabilir? Doğru bilgi, dolar değerlenince, 438 milyar dolar net borcun karşılığının 38,5 milyar TL, -dolar değil Türk Lirası-, artmış olması. İkisi aynı şey değil. Elbette, dış net pozisyona bir kur darbesi söz konusu ama bunun yükü iddia edilenden daha az. İlla dolar olarak ifade edilecekse bugünkü kurdan takriben 15 milyar dolarlık ilave bir yük demek bu.

Benzer bir veri değerlendirmesi sorunu, Türkiye’de Bütünleşik Sosyal Yardım Hizmetleri Bilgi Sistemi’nin verilerinin yayımlanmasını takiben muhalif basında karşımıza çıkıyor. Bu sistemin ortaya çıkardığı yoksulluk envanterine göre, 2012 yılında 6,7 milyon hane yardıma muhtaç olarak gözüküyor. Bu sayı, 2014’de 8 milyon haneye ulaşmış. Buradan muhalefetin çıkarttığı sonuç, Türkiye’de 2014’de 30 milyon kişinin yoksulluk yardımı aldığı, dolayısıyla aylık net 270 liranın altında bir gelirle yaşadığı. Nüfusun %40’ı demek bu. Türkiye’deki diğer iktisadi verilerle karşılaştırınca insanın bu veride bir sorun var demesini gerektirecek kadar büyük bir mutlak yoksulluk oranı.

Doğrusu ne? 2014 yılında yoksul olduğu için yardım alan gerçek insan sayısı 8,5 milyon civarında. Bu da hiç azımsanmayacak bir büyüklük, nüfusun %11’i demek. Ama %40 ile %11 arasında azımsanmayacak bir fark var.

Fark nereden kaynaklanıyor? Prof. Haluk Levent’e sordum bu soruyu. Verdiği bilgiler şöyle: Sistemde gözüken 8 milyon hane, bir şekilde sisteme kayıtlı olmuş haneler. Yardım almak için başvurup yardım almayanlar, hak etmediği halde önceden yeşil kart sahibi olanlar, bir kere yardım alıp, ertesi yıl yardım almayanlar kayıtlı olmaya devam ediyor.

Ayrıca yardım alanlar arasında okul yardımından mikro krediye kadar gelir durumuyla doğrudan bağlı olmayan yardımlardan yararlananlar da var. Bir kişi müracaat ettiğinde yaşadığı hanedeki bütün kişiler kayda girdiği için karşımıza 30 milyon sayısı çıkıyor. Yukarıdaki 8,5 milyon yardım alan insan sayısı bile bu açıdan sorunlu olabilir. Eğer bir kişi yardım aldığında yaşadığı hanedeki tüm kişiler yardım almış gözüküyorsa, bu verinin de daha dikkatle incelenmesi gerekir.

TÜİK verileri Türkiye’de göreli yoksulluk oranının, yani ortanca gelirin yarısından daha az bir gelirle (sosyal yardımlar dahil) yaşayan nüfusun oranını 2009’dan beri yayımlamadı. Daha çok gelir dağılımı eşitsizliğinden etkilenen bu oran, en son 2009 için %16 olarak hesaplanmıştı. 2002’de aşağı yukarı aynı seviyede idi. Bu oran açlık sınırı altında yaşayanları değil, eşdeğer fert başına ortanca harcamanın yarısından daha az harcama yapabilenlerin oranını gösteriyor. Yoksulların harcaması azalmayıp aynı kalsa da, orta ve üst gelir grubunun harcaması arttığında, göreli yoksulluk oranı da büyür. 2010’dan itibaren Türkiye’de esas böyle bir gelişme yaşandığı, gelir dağılımının üst gelir grubundaki hızlı artış nedeniyle bozulduğu tahmin ediliyor.

Açlık sınırı, gelir seviyesinin diğer gelirlerle karşılaştırıldığı göreli yoksulluk hesabıyla değil, gelirin temel ihtiyaçların ne kadarını karşılamaya yettiğinin ölçüldüğü mutlak yoksulluk hesabıyla ortaya çıkar. TÜİK’in yayımladığı cari satın alma gücü paritesine göre günlük 4,3 dolar gelir olarak hesaplanan mutlak yoksulluk sınırının altında kalan fert oranı 2013’de %2,06. Bu hesapta hatalar olabilir elbette ama nüfusun %2,06’sı yani 1,5 milyon kişi ile 30 milyon yoksul olduğu iddiası arasındaki fark sadece hesap hatası sonucu ortaya çıkmaz. Görmek istediğini görmeye çalışmakla ilgili bir sorundan kaynaklanır.

Tayyip Erdoğan ve AKP sözcüleri bazı mutlak sayıları hep öne çıkarıp, çizdikleri pembe tabloya bizi inandırmaya çalışıyorlar. İktidar güçleri her yerde bunu yapar. Buna tepki olarak, durumu tam tersinden sunmaya çalışma tuzağına muhalefet çok çabuk takılıyor. Verilere soğukkanlı bir eleştirellikle yaklaşan, sayı fetişisti olmayan ama sayıları kullandığında mümkün olduğu kadar bunun gerçek olguları yansıtmasına itina eden bir muhalefete gerçekten ihtiyaç var.