'Stratejik derinliğin' sığlığı ve savrulmaları

Ümit Kıvanç'ın Ahmet Davutoğlu'nun 2001'de yayımladığı Stratejik Derinlik kitabını jeostrateji yazınının savrulmaları ışığında incelediği çalışması geçen günlerde yayımlandı. Kitabın alt başlığında sorulan soru anlamlı: "Davutoğlu Ne Diyor, Bir Şey Diyor mu?".

Yeni Türkiye olarak iktidar partisi ve müesses hegemonya güçlerinin tanımladığı toplum sadece bir kişinin iradesine indirgenebilir bir tasavvur değildir. Bu hegemonyanın kilit taşı olarak, Tayyip Erdoğan’ın gücü ve ömrü yetene kadar iktidarda daha en az on yıl kalması bu siyasal ve toplumsal tasavvura şimdilik hakim. Ama beslendiği kaynaklar, bir liderle milletinin bütünleşmesi ve kutsal çoban ile sürüsü arasındaki ilişki benzeri tek taraflı bir etkileşimle sınırlandırılması mümkün olmayan bir havzadan geliyor.

Bu havzanın sadece merkez ve çevre paradigması içinde tanımlanamayacağını Fethi Açıkel, Toplum ve Bilim Dergisi'nin 105. sayısında (2006) ele almıştı. Bu paradigmanın aşırı basitleştirici zaafına rağmen, Türkiye’de siyasal İslam akımının uzun erimli hareketinin, özellikle 2. Dünya Savaşı sonrasında ana dinamiğini doğru tespit ettiği kanısındayım. Buna karşılık, Açıkel’in haklı olarak belirttiği gibi, karşımızda bir bütün olarak merkez ve daha da önemlisi bir bütün olarak çevre yok. Bugün hegemonik güç olarak AKP’nin karşısında İslamcı geleneğin, o anlamda çevrenin otantik bir unsuru olarak Saadet Partisi’nin sınırlı da olsa varlığını sürdürmesi, buna karşılık liberal tınılı bir çevrenin bu hegemonyaya eklemlenmesi, yeni hegemonyayı karmaşık yapısı içinde ele almayı gerekli kılıyor. Ancak AKP hegemonyasının ana gövdesini Milli Görüş geleneği oluşturuyor ve asli enerjisini bu gelenekten devşirmeye devam ediyor.

Bu çerçevede yakın tarihlerde yayımlanan ve sadece Erdoğan’a odaklanmayan çalışmalar dikkat çekiyor. Ümit Kıvanç’a göre Ahmet Davutoğlu’nun 2001’de yayımladığı Stratejik Derinlik derin değil pek sığ bir kitap. Jeostrateji yazınının savrulmaları ışığında bu kitabı incelediği çalışması geçen günlerde yayımlandı: Pan-İslamcının Macera Kılavuzu (Birikim Yayınları). Kitabın alt başlığında sorulan soru anlamlı: “Davutoğlu Ne Diyor, Bir Şey Diyor mu?”. Yanıt, epey cafcaflı cümleler, kelimeler, benzetmeler içinde Davutoğlu’nun 20. yüzyıl ilk yarısındaki jeostrateji düşünürlerini arkasına alarak, yitirilmiş medeniyeti ihya etme ve bunu küresel bir güç olmanın odağına yerleştirme tasavvurunu dile getirdiğini gösteriyor.

Ümit Kıvanç bunu, “Türk vurgusunun geri çekilip, İslam kanadı köklenmiş İslam-Türk sentezi, dini-kültürel çeşitliliğinden, dağınıklığından arındırılmış, muhtevası İslam, kabı mecburen Türk olan bir Osmanlı alaşımı” olarak tarif ediyor. Bir emperyal hakimiyet iddiasını, daha doğrusu fantezisini son derece sığ içerikli bir duygu taşması eşliğinde dile getiriyor Davutoğlu. Bu duygu taşması AKP hegemonyasının iktisadi temellerini tamamlayan önemli bir dayanak. Gerçekten de, Ümit Kıvanç’ın altını çizdiği gibi, AKP’nin kuruluşundan birkaç ay önce yayımlanan Stratejik Derinlik’i ortaya çıkaran “takıntılar (ideoloji), dünya görüşü (fikirler) ve haleti ruhiye (duygular) tanınır, kavranırsa”, AKP’de vücut bulan Türk Pan-İslamcılığı da anlaşılır olur.

Birikim Dergisi'nin son sayısında (309-310) yayımlanan üç makaleyi, Ümit Kıvanç’ın kitabıyla birlikte okumak, bu duygu taşmasının, pathosun farklı cephelerini görmemizi sağlıyor. Behlül Özkan geçen yaz İngilizce yayımlanan makalesinde, Ahmet Davutoğlu’nun, Stratejik Derinlik kitabından önce, 1980’lerden 2000’lerin başına kadar İslamcı gazete, dergi ve kitap derlemelerinde yer alan makalelerini didik didik etmişti. Birikim’deki kısa yazısında bunu gene ele alıp, Davutoğlu’nun Abdülhamit ruhunu besleyen bir tasavvur dünyasına hitap ettiğini gösteriyor. Derginin aynı sayısında Nagehan Tokdoğan da, yukarda değindiğimiz pathosu, İslami muhafazakarlığın pathosunu, 12 yıllık AKP iktidarıyla İslamcı düşün ve hareketin asırlık temkinin sonu olarak değerlendiriyor. Örneğin AKP kurmaylarının, “defans”ı yani temkinli olmayı, tepkiyi içinde biriktirmeyi, içerlemekle yetinen ruh halini terk edip, Tayyip Erdoğan’ın yakın tarihlerde kullandığı gibi “ofans, atak, saldırı, hücum, taarruz” fiilleriyle nitelenen bir gelecek dile getirmesine işaret ediyor. Sadece Erdoğan’ın değil, AKP kurmaylarının ve Davutoğlu’nun diline de vuran, eylem yönlerini ele veren bir dönüşüm bu.

Derginin aynı sayısında yer alan üçüncü makalede Fethi Açıkel, bu dönüşümü, “Türk milliyetçiliği, muhafazakar demokratlık ve pragmatik Batıcılık” olarak tanımladığı Türk Sağı’nın ana eksenlerinden vazgeçilmesi olarak değerlendiriyor. Beşir Atalay’ın partisini “devrimci muhafazakar” olarak tanımlamayı tercih etmesini bunun bir işareti olarak görüyor. Melankolik öfke içinde tarih sahnesinde ön planda yer almak için mobilize olan bu enerjiye restorasyon ideolojisinin taşıyıcılık yaptığını belirtiyor. Açıkel, “Memaliki, ümmeti ve medeniyeti yitirdiklerini duyumsayan kitlelerin ürettiği İslami melankolik bir öfke” ile “patronaj altında gelişimini sürdüren siyasal aktörlerin ve yükselen sermaye sınıflarının iştihasını, arzularını ve itibar beklentilerini şekillendiren İslami narsisizmin gelişimi” arasındaki çatışmalı birlikteliği, günümüz İslami siyasal muhayyilesini belirleyen iki etmen olarak ele alıyor. Aynı zamanda bu bir post-muhafazakarlık hali. Bu “melankolik reddiye siyaseti”, diyor Açıkel, “Türkiye’deki İslami hareketlerin ve elbette en başta AKP’nin bir muhafazakar demokrat harekete dönüşememesinin en önemli nedenlerinden biri”dir. 2010’ların başından itibaren AKP’nin Türk-İslam sentezine yeni bir tanımlama getirmeye başlamasının arka planını bu oluşturuyor. Türk-İslam sentezini, “İslami ulusalcılık ve İslami medeniyetçilik iddiasıyla ikame etmeye” çalışan bir eğilim öne çıkıyor birkaç yıldan beri. Ümit Kıvanç’ın, Davutoğlu’nun kitabını okurken sık sık edindiği izlenimle örtüşüyor bu tespit. Dolayısıyla nevzuhur bir hal değil, zaman içinde birikerek gelen bir dalga söz konusu.

AKP yönetiminin kısa vadeli yalpalamalarını, attığı veya atmak üzere ayağını kaldırdığı, havada duran adımlarını uzun erimli bir perspektiften, zihniyet dünyası içinde çözümlemeye çalışan son derece değerli araştırmalar bunlar. Sözü Açıkel’in Türk sağ partileri tarihi içinde AKP’nin bugünkü yerini konumlandırışıyla bitirelim: Artık bugün AKP, “Menderes, Demirel ve Özal’ın dahil olduğu muhafazakar-pragmatik-liberal Türkiye sağ siyaset geleneğine ait bir hareket olarak adlandırılamayacağını düşündürmektedir.” AKP’nin melankolik restorasyon siyaseti ümmetçi muhafazakarlık ekseninde içe kapanma eğilimi güçlü bir kültürel dönüşüm ifade ediyor.