Suçları doğru tanımlayalım

Yerin yerinden oynayacağı büyüklükte ve vahamette bilgiler, yapılmış yasal işlemlerin kayıtları olmasa gerek.

Taraf gazetesinin yayımladığı MİT’in fişleme belgeleri karşısında iktidar partisi destekçilerinin sergilediği tavır, Murathan Mungan’ın veciz cümlesini hatırlatıyor: Bu ülkede her şey olabilirsiniz ama rezil olamazsınız.

Daha birkaç yıl önce benzer belgeler yayımlandığında alkışlayanlar, şimdi ihanetten bahsediyor. TSK’nın ‘kozmik odası’ndan çıkan belgeleri yayımlayanların sırtını okşayanlar, şimdi ‘devletin mahremine girildiği’ gerekçesiyle savcıları göreve çağırıyor. Başbakan, harekete geçmezlerse anayasal suç işlemiş olmakla savcıları tehdit ediyor. Kimsenin sahte olduğunu iddia edemediği, en fazla bir işte kullanılmadıkları gerekçesinin ileri sürülebildiği belgeler bunlar. Halbuki, doğru bile olsa böyle bir gerekçenin hiçbir hukuki savunma gücü yok. Fişleme eyleminin kendisi suç. Bunların 2013’te, yani daha dün MİT tarafından Başbakan’a sunulan değerlendirme notlarına eşlik etmiş olması veya olmaması bu suçun niteliğini değiştirmez. Esas suç fişlemektir. Esas suç yasadışı dinlemedir. Esas suç, kişileri etnik ve dinsel aidiyetleri, siyasal yakınlıklarıyla fişlemek ve kamu otoritesinin aldığı kararlarda bunları bir veri olarak kullanmak ya da kullanılabilecek biçimde dosyalamaktır.

Muhafazakâr-dindar koalisyondaki çatışma ve ayrışma, yakın bir tarihe kadar el ele yapılmış işlerin ortaya dökülmesi tehditlerinin havada uçuşmasıyla devam ediyor. Bir ülkede bir başbakanın yayımlanan MGK belgeleri ve MİT fişlemeleri üzerine, başka şeyleri “Açıklarsam yer yerinden oynar” demesi, açıklayacağı şeyin yasalara uygun olmayan işlemler olduğunu ima etmesi demektir. Yerin yerinden oynayacağı büyüklükte ve vahamette bilgiler, yapılmış yasal işlemlerin kayıtları olmasa gerek. Öyle olsalardı, açıklanmalarının yeri göğü sarsacak bir etki yaratacağı tehdininin bir anlamı olmazdı. Başbakan “Elimizde yasadışı işlerin belgeleri var” diyor.

Yasalara aykırı yapılmış işler, suç teşkil ederler. Hele bunlar devlet yetkileri kullanılarak yapılmışsa daha da ağır suç niteliği taşırlar. Bunları gizlemek de suçtur. Dolayısıyla Başbakan’ın varlığını ima ettiği sarsıcı belgeleri açıklamaması da artık bir suçtur. Suçu gizlemeye devam ederek, o suçun ortağı olduğunu ifşa etmiş olur bunu yapan kişi. Hele bunların, iktidara yakın bazı kalemlerin dile getirdiği gibi, ‘yargıyı ve polisi ele geçirmiş bir çetemsi oluşum’un işlediği suç teşkil eden eylemlerin belgeleri olduğu iddia ediliyorsa bunları gizlemek, suçluyu
koruyarak, ağır bir suça iştirak etmek anlamına gelir.

Gülen cemaati, kendisinin iddia ettiği gibi sadece bir sivil toplum oluşumu ise bu cemaatin üyelerine yönelik fişlemeler, yasadışı izlemeler suçtur. Diğer bütün yurttaşlara karşı yapıldığı zaman suç olduğu gibi, ne daha az ne daha fazla. Yok, Gülen cemaati, diğer amaçlarının yanında, örgütsel yapısı ve stratejisiyle devlet içinde güç odağı olma amacı da taşıyan bir oluşum ise o zaman bunun delillerinin hemen açıklanması ve bunu yapanların soruşturulması, suçları sabitse cezalandırılmaları demokratik hukuk devletinin asgari gereğidir. Ama bu ikinci durumda da bu güç odağının geçmişte ortağı olmuş, onunla devlet içinde işbirliği yapmış, bazı kurumları ona ‘teslim etmiş’ kişi ve oluşumların da bu işlenmiş suçlarda payı olduğu gerçeği ortaya çıkar. Böyle bir gerçek karşısında, “Zor durumdaydık, darbe baskısı altındaydık, destek aldık ama teslim etmedik” tarzında bir savunmaya herhalde Türkiye’de kimse itibar etmeyecektir. Daha doğrusu itibar etmeyeceğini temenni ederiz, diye düzeltelim. Çünkü insan, Murathan Mungan’ın veciz cümlesini hatırlayarak, bu son iddiadan o kadar emin olamıyor.