Tayyip Erdoğan ve Mehmet Baransu

Baransu'nun tutuklanması esas sorumluluğu örtmeye dayalı bir duman bulutudur. Balyoz davasını ne Baransu ne de Taraf yönetimi açtı, ne de soruşturmaları onlar yürüttü. Bütün bunlar olurken iktidarın sorumlu sesleri, başta Başbakan olmak üzere, avını hazmetmekle meşgul bir yırtıcının gözlerini kısarak etrafa baktığı gibi gizli bir haz sergilemekten geri kalmadılar.

Gezi olayları sırasında Kabataş’ta bir AKP ilçe başkanının gelininin sokak ortasında ve bebeği yanındayken inanılmaz bir tacize ve şiddete maruz kaldığını dönemin başbakanı Tayyip Erdoğan’ın ağzından duyduk. Sadomazoşist şiddet ve fantezi romanı senaryosunu andıran bu taciz eylemi gerçekten inanılır gibi değildi. Türkiye toplumunu, İstanbul’u, Kabataş’ı biraz bilen birisi, ne üstleri çıplak, deri pantolonlu onlarca kişinin sokakta dolaşacağını, hele protesto yürüyüşüne böyle geleceğini, ne yanında bebeği olan tanımadıkları bir kadına fiziki olarak şiddet uygulayacaklarını, ne de üzerine işemek gibi bir eylemde bulunacaklarına çok kolay inanırdı. Görüntüler var dendi. Uzun zaman ortaya çıkmadı. Daha sonra ortaya çıkan görüntüler ve açıklamalar, bütün bu şiddet ve tacizin tarif edildiği biçimiyle epey çalkantılı bir zihnin hayal ürünü olduğu kanaatini kanıtladı.

Tayyip Erdoğan bu yanlış bilgiyi defalarca gündeme getirdi. Başka gazeteciler de bu bilgiyi teyit ettiler. Suç işlemiş olarak addedilebilirler mi? Böyle bir iddiayı yetkili ve güvenilir bir kişinin dile getirmesi, toplumda infial ve ona bağlı karşı şiddet eylemlerine yol açabilirdi. Neyse ki Tayyip Erdoğan’ın bu ısrarlı yanlış bilgi aktarımına karşı toplumun aklıselimi üstün geldi ve bu iddianın tetiklediği bir infial ve şiddet olayı olmadı.

Erdoğan bu bilgiyi yanlış yani yalan olduğunu bilerek mi söyledi? Yoksa doğruluğuna samimiyetle inanarak mı söyledi? Bilmiyoruz. Her iki durumda da sorun büyük. Başbakan konumunda olan bir kişi bu yanlış bilgiyi yanlış olduğunu bilerek, yani kasıtlı biçimde kamuoyuna birçok kez aktardıysa, elbette müfteri konumuna düşer. Bulunduğu konum dikkate alınırsa, ağır sorumluluğu olan bir eylemdir bu. Yok, daha büyük bir olasılıkla, kulaktan kulağa oyununda olduğu gibi, başta söylenen küçük bir yalan her aktarıcıda bir kat daha abartılarak Tayyip Erdoğan’ın kulağına gelmiş ve bu inanılmaz habere dönüşmüşse, Erdoğan da buna samimiyetle inanmışsa, o zaman da durum son derece vahimdir. Eski başbakan, şimdiki cumhurbaşkanı kulağına fısıldanan en inanılmayacak bilgilere inanacak kadar safdilse eğer, ülke yönetimi tehdit altında demektir. Bu durumu safdilden başka nitelemelerle betimlemek mümkündür. Safdil değil, işine gelene inanıp, onu kullanıyor deniyorsa eğer o zaman birinci şıkka döneriz.

Türkiye’de Tayyip Erdoğan’ın yanılması, halkta infial yaratma riski olan bir yanlış bilgi vermesini AKP çevresinden, iktidar katından kimse eleştiremiyor bile. Sümeyye Erdoğan’a suikast gibi her tarafından sahtelik akan bir başka haberi şimdi egemen güç odağı pazarlamaya çalışıyor. Buna karşılık son derece hassas ve önemli bir konuda haber yapan ve haberinin dayandığı belgeleri daha sonra savcılığa teslim eden Mehmet Baransu, asgari bir demokrasinin yürürlükte olduğu dünyanın her yerinde hiç tartışmasız bir gazetecilik faaliyeti olarak değerlendirilecek bir işten dolayı tutuklanıyor. Baransu’nun haberine kaynaklık eden ve savcılığa teslim ettiği belgeler sahte miydi? Sahteyse bunları denetlemek, doğruluğunu teyit etmek savcılığın göreviydi. Savcılık neye göre dava açtı? Ayrıca belgeler sahte iseler, bunların kopyalarını Deniz Kuvvetlerinin en korunaklı odalarından birinin taban döşemelerinin altına Baransu mu yerleştirmişti?

Eğer belgelerin içinde doğru ve yanlış bilgiler bazı kişiler tarafından harmanlanmış, daha sonra bu gazeteciye iletilmişse, gazeteci olarak yanıltılmış olma veya kullanılmış olma sorumluluğu dışında Baransu’ya bir suç ithamında bulunmak nasıl mümkün olabilir? Baransu ve Taraf gazetesi sorumluları, onlara iletilen belgeleri, her gazeteci gibi değerlendirmek istemiş olmalılar. Bu son derece doğaldır. Belgelerdeki şüphe uyandıracak yönleri görmemezlikten gelmeyi bilerek tercih etmiş olma ihtimali de vardır. Ama bir gazetecinin, kafasının ardındaki niyeti ne olursa olsun, eline geçen belgeleri haber yapması basın özgürlüğünün olmazsa olmaz temel ilkesidir. Baransu’nun sorumluluğu onun gazeteciliği çerçevesinde, mesleki olarak değerlendirilir. Türkiye medya dünyasında bilmeyerek, ihmal nedeniyle veya kasıtlı olarak yanlış haber yapan gazetecilerin ve gazetelerin dökümü çok uzun bir liste tutacaktır.

Baransu başka haberler de yaptı. Bir kısmı tartışmalıydı bir kısmı bugüne kadar yalanlanmadı. AKP iktidarı ve müttefikleri, kendilerine tehdit kaynağı olarak gördüğü odakları, başta Silahlı Kuvvetler mensupları olmak üzere, bu davalar aracılığıyla etkisiz kılma yolunu seçmişlerdi. Medyanın bir kısmını bu amaçla kullandılar. Bu davaların soruşturmalarını yapanlar, iddianamelerini yazanlar, tasfiye operasyonunun amacına ulaşması için hayali suçlar icat edip, gerçekten suç işlemiş olanların yanına suçsuz insanları da kattılar. Gerçek belgelerin içine sahte bilgi ve belgeler ilave edenler, bunu örgütleyen gücün özel çıkar ve hedeflerine yönelik olarak tasfiye operasyonunun kapsamını genişlettiler. Bunu önce Ergenekon, sonra Balyoz davası ile ilgili birçok kez bu gazetede dile getirdim.

Gelelim Balyoz davası belgelerine. Sadece Baransu değil, dönemin Taraf gazetesi sorumluları ya kasıtlı olarak sahte bilgi ve evrak kullandılar, o zaman toplu olarak toplumu yanılmaktan, bu nedenle bir dizi mağduriyet yaratmaktan sorumludurlar. Ama bunu onların bilinçli ve kasıtlı yaptıklarının gerçekten ispat edilmesi koşuluyla. Bir de bu sahte belgelerin kim tarafından üretildiğinin ortaya çıkması koşuluyla. Bunların Taraf gazetesi sorumluları veya Baransu olmadığı, olamayacağı aşikâr. Ya da taraftar gazeteciliğinin tuzağına düşerek, gazetecilik hatası yaparak, ellerindeki belgelerin gerçekliğini titiz biçimde araştırmayarak, haber yaptılar. O zaman bu bir ceza suçu değildir. Yapılan gazeteciliğin, haberciliğin güvenilir olmadığını, kötü gazetecilik yapıldığını ele verir.

Baransu’nun tutuklanması esas sorumluluğu örtmeye dayalı bir duman bulutudur. Balyoz davasını ne Baransu ne de Taraf yönetimi açtı, ne de soruşturmaları onlar yürüttü. Aylar hatta birkaç yıl boyunca yüzlerce insanın tutuklu yargılanmasına onlar karar vermedi ne de ağır hapis cezalarına onlar hükmetti. Bütün bunlar olurken iktidarın sorumlu sesleri, başta Başbakan olmak üzere, avını hazmetmekle meşgul bir yırtıcının gözlerini kısarak etrafa baktığı gibi gizli bir haz sergilemekten geri kalmadılar. Başbakan Erdoğan bu davaların savcısı olduğunu ilan etti. Başbakan, elinde bunca istihbarat kaynağı varken, Kabataş vakasındaki gibi bu konuda da yanıldı mı, yanıltıldı mı, yoksa neyin ne olduğunu bilerek mi bu davaların savcısı ilan etti kendini? Baransu ve Taraf’ın ellerine geçen belgelerin doğruluğunu denetleme olanaklarının, Başbakan’ın elindeki olanaklarla kıyas kabul edilemeyecek derecede sınırlı olduğunu kim inkar edebilir? Bugün yegane zanlı konumunda olan Baransu!

Ergenekon ve Balyoz davaları gerçek suçluların suçsuz veya çok daha sınırlı suçu olanlardan ayrılmasını sağlayacak bir mecrada seyretmiyor artık. Bu belki kaçınılmaz, çünkü ceza davalarında delillerin bir kısmının sahte olması davayı zanlılar lehine dönüştürür. Ayrıca bugün AKP iktidarı bu davalarda hakikatin ortaya çıkmasını da istemiyor. Yolsuzluk iddiaları karşısında başlattığı büyük temizlik ve tasfiye operasyonunda, eski düşmanlarını yanına çekmek, bir Gülen cemaati mağdurları ittifakı oluşturmak çabası güdüyor. Gerçekte Baransu, Balyoz davası haberi nedeniyle değil, Gülen cemaatine yönelik temizlik operasyonu nedeniyle tutuklu.

Ama aynı zamanda Baransu’nun tutuklanması, tüm basına ve topluma görmeme, gördüğünü konuşmama, iktidarın hoşuna gitmeyecek her konuda susmak konusunda verilen yeni bir ihtardır da. Ahmet Şık ve Nedim Şener’in tutuklanmasıyla Baransu’nun tutuklanması, özünde basın özgürlüğüne vurulan ağır darbenin parçalarıdır ve birbirlerinin devamıdırlar.