Tayyip Erdoğan'ı anlamak mümkün mü?

Erdoğan çözümün, kendi arzuladığı sınırları hiçbir zaman aşmayacak biçimde, istihbarat örgütü aracılığıyla sonuna kadar gizli yürütülebileceğine mi inanıyor?

 Tayyip Erdoğan’ın “olmayan Kürt sorunu”nun çözümü için hükümetin yaptığı iki önemli adımı açık ve net biçimde eleştirmesinin üzerine çok şey yazıldı. Erdoğan’la hükümet kanadının danışıklı dövüş yürüttükleri, böylece hem MHP’ye giden veya gidebilecek oyları durdurmayı hem de AKP’ye oy veren Kürtlerden HDP’ye kaymanın önüne geçmeyi planladıkları akla hemen gelen yorumdu elbette. Ama böyle bir oyunun her iki tarafa oy kaçmasını arttırması bir o kadar mümkün olduğuna göre, gerçeği yansıtma ihtimali zayıf. Diğer yorumlar, Tayyip Erdoğan’ın rasyonel davranma yetisinin zayıfladığı hatta bunu yitirdiğinden siyasal alanda önüne herhangi birinin çıkmasına karşı, bu kişi AKP hükümetinin içinden de olsa, canla başla mücadele etmeyi her şeyin üstünde tutmasına kadar uzanan geniş bir palette yer aldı.

Tayyip Erdoğan’la AKP hükümetinin arasının nasıl olduğuna dair özel bir bilgimiz yok. Dışarıya yansıyan tablo, geçen kasım ayından beri iki taraf arasındaki ilişkinin giderek bozulduğunu gösteriyor. Erdoğan, seçimde Davutoğlu’nun kullanabileceği birkaç önemli girişimi, şeffaflık yasa tasarısı başta olmak üzere, açıkça engelledi. Bir emrivaki havasında cumhurbaşkanının şu tarihte bakanlar kuruluna başkanlık edeceğini açıklattı. İç güvenlik torba yasasının içeriği konusunda çekinceleri olan hükümete, yasanın bir an önce meclisten geçmesini empoze etti. Hakan Fidan olayı işin ayyuka çıktığını gösterdi. Hem Erdoğan’ın hem Fidan’ın hem Davutoğlu’nun kredibilitesini yıpratan bir biçimde sonuçlandı.

Dolmabahçe ikili deklarasyon toplantısı ve İzleme Komitesi konusunda söyledikleri bu görüş ayrılığının yalnız önde gözükme telaşından kaynaklanmadığını ele veriyor. Bunun bir iyi polis kötü polis oyunu olmanın ötesine gittiğini de.

Erdoğan İzleme Komitesi’ne karşı olduğunu söylerken, bundan haberi olmadığını ima etti. Hatta bir adım daha ileri gidip, cumhurbaşkanının bu tür girişimlerden haberi olmasının sadece başkanlık sisteminde mümkün olduğunu iddia ederek, başkanlık yönetimine pay çıkarmayı ihmal etmedi. Arınç ise açıkça “habersiz sayılması mümkün değildir” dedi. İzleme Komitesi listesinin Tayyip Erdoğan’a, listenin basına yansımasından önce verildiği konusunda güçlü karineler var. Erdoğan bu listeye ve böyle bir girişime açıkça karşı çıktı ve buna rağmen Yalçın Akdoğan, Efkan Ala ve Ahmet Davutoğlu İzleme Komitesi oluşturulmasına devam mı ettiler? Erdoğan, Dolmabahçe toplantısına açıkça karşı çıktı ve buna rağmen toplantı yapıldı mı? İhtimal vermek zor. Orada okunan iki metnin içeriğinden Erdoğan’ın daha önce haberdar olmuş olması yüzde yüze yakın bir ihtimal.

Dolayısıyla Arınç’ın açıkça söylediği, hükümetin bazı üyelerinin dolaylı yollardan ifade ettikleri gibi, Erdoğan her iki gelişmeden de önceden haberdardı ve gerçekten istese ortaya çıkmadan bunları engelleyebilirdi. Şimdi adım atıldıktan sonra engellemiş olacak ve AKP’nin zarar hanesine yazılacak.

Erdoğan’ın iki konuşmasında da çözüm süreci çerçevesinde müzakere izlenimi verecek her şeye karşı kökten karşı çıkış var. Parlamentodaki bir grubun hükümetle yan yana resim vermesini doğru bulmuyor. Erdoğan çözümün, kendi arzuladığı sınırları hiçbir zaman aşmayacak biçimde, istihbarat örgütü aracılığıyla sonuna kadar gizli yürütülebileceğine mi inanıyor?

İzleme Heyeti’nin İmralı’ya gitmesini, “Ada’nın meşruiyetini artırır” deyip, “tehlikeli adımlar” olarak değerlendiriyor. Sanki Öcalan’la görüşmeleri başlatan, Öcalan’ın Diyarbakır’da mektubunun okunmasına izin veren kendisi değilmiş gibi konuşuyor. İnsan bazen bu gerçeklik yarılması karşısında tıbbi terimlerle konuşmak ihtiyacı hissetmiyor değil. İzleme Komitesi listesinden haberi olmadığını söylerken de doğruyu söylemediği hükümet sözcüsü tarafından iddia edilen bir kişiden bahsediyoruz.

“On maddelik metnin demokrasi adına neresini kabul edeceğim?” diyerek, hem bu maddelerin demokrasiyle falan yakından uzaktan alakası olmadığını söylüyor. On maddelik metin mi demokrasiyle alakalı başlıklar içermiyor, yoksa Erdoğan’ın demokrasi tasavvuru mu demokrasiyi içermiyor? Yanıtın ikincisi olduğunu AKP yandaşlarının bir kısmının da içlerinden kabul ettiklerinden emin olabilirsiniz. Başkanlık sistemine karşı AKP kadroları ve seçmenindeki göreli soğukluğun bir nedeni bu değil mi? Erdoğan’da aslında esas buna öfkelenmiyor mu?

Erdoğan müzakerenin sadece sözünden değil, kendisinden de nefret ediyor. Korkuyor belki de. Kürt sorunu olarak değil Kürt kardeşlerinin sorunu olarak önüne geldiğinde bile talepler, “bu istemelerin ardı kesilmez” diyerek, müzakerenin ilk adımı olan taleplerin dile getirilmesi anını reddediyor. Kendi uygun bulduğu zamanda açıklanıp uygulanacak, uygun bulduğu biçim ve miktarda bahşedeceği hakların dışında talep, müzakere, görüşme çerçevesi vs. istemiyor. En azından bu açıdan şirket yönetimi olarak tanımladığı devlet yönetimi anlayışıyla tutarlı olduğunu söyleyebiliriz. Rekabet ortamında değil, tekelci piyasa ortamında çalışan bir şirketin yöneticiliği arzu ettiği.

Erdoğan gerçekten belli ki çok öfkeli. Sadece hükümeti değil, amacına varmak için kendisine yakın olan kişileri de bir kalemde silebileceğinin göstergesi İzleme Komitesi hakkında söyledikleri idi. Grubun İmralı’ya gönderilmesini doğru bulmadığını söylerken, “birileri bu durumdan hep prim yaptığı için karşı çıktığını” belirtiyor. “İstismara açık bir olay” olarak bunu tanımlıyor. Basına neredeyse resmi liste olarak yansıyan, bir iddiaya göre Cumhurbaşkanlığının basına sızdırdığı listedeki isimlerin arasında demek ki böyle istismara açık kişilerin olduğunu düşünüyor. Listedeki isimler, özellikle AKP’ye ve Tayyip Erdoğan’a yakınlığıyla maruf olanları kendilerinin nasıl değerlendirdiğini takdir etmişlerdir.

Cumhurbaşkanı bunu yaparken, ileride böyle bir girişimde yer alması talep edilecek herkesin üzerine şaibe kovasını boca ediyor. Bu çözüm sürecini torpillemekten başka ne olabilir? Ama sorun yoksa süreç ya hayali ya da seyirci oyalamak için yapılan bir gösteri değil midir zaten?

Aslında bütün bunların arkasında Tayyip Erdoğan’ın anlaşılması zor tavrını anlaşılır kılacak bir tek neden var. İktisatta buna patika bağımlılığı denir. Bir yola girersiniz ve o yolun esiri olursunuz. Davutoğlu hükümeti ve AKP’nin bu seçimlerde normal koşullarda bir parlamenter çoğunluk elde etmesi güçlü bir olasılık olmaya devam ediyor. Bu da 13 yıla yakın bir süredir iktidarda olan bir parti için başarı sayılır: Ama Tayyip Erdoğan’ın gündemi bundan tamamen farklı. O AKP’nin parlamenetoda çoğunluğu elde etmesini değil, başkanlık rejimi yolunu açacak çoğunluğu elde etmesine artık odaklanmış halde. Bu nedenle hükümeti de AKP’yi de düşünmüyor. Aksi takdirde saraya hapsedileceği korkusuyla, var gücüyle kendi merkezli bir seçim kampanyasına partiyi zorluyor. Rasyonel bir davranış mı? Eldeki veriler rasyonel olmadığını gösteriyor ama seçim sonuçları sadece rasyonel davranışların toplamından oluşmaz.

Bülent Arınç’a “unutmayın bu ülkede hükümet var” sözünü söyleten durum bu. Tayyip Erdoğan’ın irrasyonel gibi gözüken davranışlarını içine girdiği patika bağımlılığı içinde izah etmek mümkün. Ama AKP için de en önemli istikrarsızlık unsuru haline gelen bir patika bağımlılığı söz konusu. “Bunların bir dediği bir diğerini tutmuyor!”