Torbada güvenlik devleti var

Torba yasanın birinci bölümünde yer alan 9 madde, hükümetin güvenlik-özgürlük dengesini dikkate alarak getirmek istediğini iddia ettiği ama hak ve özgürlüklerin biraz daha kısıtlanmasına, muhalif seslerin güvensizleştirilerek biraz daha susturulmasına yol açması kuvvetle muhtemel önlemler içeriyor.

Hükümetin yakın gündeminde “İç Güvenlik Paketi” adı altında sunulan yeni bir torba yasa değişikliği var. Üç bölüm halinde sunulan bu torbanın ikinci bölümünde, emniyet teşkilatını ve polis eğitimini yeniden yapılandırma amaçlı önemli değişiklikler yer alıyor. Bu değişikliklerin asli amacı, polis teşkilatı ve polis eğitim kurumlarındaki Gülen cemaati yapılanmasını etkisiz kılmak ve mümkünse tasfiye etmek. Yasa değişikliği önerisinin böyle bir yapılanma içinde olduklarına dair güçlü karineler olan polis içindeki cemaat bağlantılarının etkisiz kılınmasına yönelik amacını eleştirmek mümkün değil. Giderek daha fazla ortaya çıkan, hükümet üyeleri ve yüksek bürokratlar dahil olmak üzere, sahte isim ve suç tanımı kullanarak çok geniş bir insan topluluğunu dinleyen istihbarat şubesi polislerinin işledikleri bu son derece ağır suçlardan yargılanacak olmaları da olumlu bir gelişme. Buna karşılık bu yeni yapılanma sırasında, iktidar partisi nezdinde yeteri kadar yandaş veya güvenli görülmeyen personelin de mağdur edilmesi ihtimali çok yüksek. İçişleri bakanlığı bünyesindeki bu yeniden yapılandırma, gayrı meşru bir polis yapılanmasının yerine bütünüyle iktidar partisine tabi bir polis yapılanmasına geçiş kapısını açıyor. Polisin iktidar partisinin örgütü haline gelmesine yasal kılıf bulunabilir ama bu yapı da demokratik hukuk devleti ilkeleri açısından meşru olmamaya devam eder.

Torba yasanın üçüncü bölümüne yer alan nüfus hizmetleriyle ilgili değişiklilerin ve ek maddelerde yer alan bazı önlemlerin varsa sınırlı teknik eleştirileri belki yapılabilir ama bir bütün olarak bir eleştiri konusu olmaları mümkün değil.

Buna karşılık torba yasanın birinci bölümünde yer alan 9 madde, hükümetin güvenlik-özgürlük dengesini dikkate alarak getirmek istediğini iddia ettiği ama hak ve özgürlüklerin biraz daha kısıtlanmasına, muhalif seslerin güvensizleştirilerek biraz daha susturulmasına yol açması kuvvetle muhtemel önlemler içeriyor. Özellikle OHAL uygulamasına fiili dönüş anlamına gelen değişiklikler temel hak ve özgürlüklere yönelik yakın tehdit oluşturuyor. Bunlara hükümetin giydirmek istediği kılıf, Kobane’de IŞİD saldırısına karşı AKP hükümetinin tavrını protesto etmek amacıyla başlayan eylemler ve onlarla paralel gelişen çatışmalar. Bu eylemlerin hızla kısmi bir Kürt iç savaşına dönüşmüş olması ve 6-10 Ekim 2014 günleri arasında biri Suriyeli, 50 kişinin hayatını kaybetmesi elbette bir nebze bile olsa küçümsenmesi mümkün olmayan son derece vahim gelişmelerdi. O meşum dört-beş günde yaşananlar Türkiye toplumsal tarihinin kanlı sayfaları içinde ön sırada yer alacak. Provokasyon yaftası arkasında gizlenmesi mümkün olmayan karşılıklı sorumlulukların da ortaya dökülmesi ve tartışılması olmazsa olmaz bir gereklilik.

6-10 Ekim tarihleri arasında çeşitli kentlerde ölenlerin kimliği, ne gün ve nasıl öldüğünün dökümü (http://www.hurriyet.com.tr/gundem/27525777.asp) nasıl barut fıçısı üzerinde oturan bir toplum olduğumuzu tüm çıplaklığıyla gösteriyor. Ölenler ağırlıklı olarak HDP üyesi, PKK sempatizanı ve HÜDAPAR üyesi veya sempatizanıydı. Ama bunların yanında kolluk görevlisi olanlar ya da evinde otururken veya sokakta yürürken ölenler de bu meşum listede yer alıyor. Can kayıplarının bazılarının kasıtlı adam öldürme hatta cinai vahşet eylemi biçiminde gerçekleşmesi, ağır yaralananların yaralanma nedenleri, kundaklanan ev ve işyerleri, yağmalamalar, söz konusu olanın bir sokak çatışması sınırlarını kat be kat aşan bir şiddet nöbeti olduğunu gösteriyor. Aynı zamanda için için karşılıklı olarak birikmiş bir nefret boşalması olduğunu da.

Bu tür durumlarda sorumlu iktidarlar, önleyici önlemleri yani bu şiddet patlamasına neden olan etmenleri ortadan kaldırmayı acil olarak gündemlerine alırlar. Şiddeti bahane ederek, sadece güvenlik devleti yetkilerini pekiştirmenin şiddet sarmalını güçlendireceğini bilirler ve ona göre davranırlar. Elbette amaç şiddeti bahane ederek, güvenlikçi politikaları pekiştirmek ve bu sayede genel olarak muhalefet üzerinde baskıyı arttırmak değilse.

6-10 Ekim’de Türkiye’de yaşanmış olan vahim şiddet nöbeti, hükümetin öngördüğü yasa değişikliklerini gene de meşru kılmıyor. 2007’de Polis Vazife ve Salahiyetleri Kanunu'nda yapılan değişikliklerle başlayan, en son Aralık 2013’de devreye sokulan “makul şüphe” kavramıyla iyice dengesi özgürlükler aleyhine bozulmuş olan ceza yasalarında polis devleti uygulamalarını güçlendiriyor önerilen değişiklikler. Kolluk güçlerinin yetkilerinin daha da genişletilmesinin yanında, yürütme gücünün yerel temsilcilerine, valilere, kaymakamlara yargı gücünün görevleri de veriliyor. Güçler ayrılığı sadece en tepede değil, yönetimin tüm katmanlarında gündemden kaldırılmak istenen bir ilke artık AKP iktidar için.

Torba yasanın esas sorunu bazı ceza önlemlerinin arttırılması değil. Molotof kokteylinin de silah olarak tanımlanmasına diyecek bir şey yok. Gösteri yürüyüşünde kimliğini gizleme amacıyla yüzünü örtmenin bir suç şüphesi olarak değerlendirilmesi tartışılabilir. Ama torba yasanın birinci bölümündeki 9 madde içinde getirilmek istenen değişiklikler bunlarla sınırlı değil. Toplantı ve gösteri yürüyüşü hakkını kısıtlayan, bu gösterilere katılanları potansiyel terör suçlusu olarak tanımlamayı daha da kolaylaştıran suç ve suç aleti tanımları yasa tasarısında yer alıyor. Diğer yandan bunlara dayanarak olağanüstü hal uygulamalarına geçişin yasal zemini kolaylaştırılıyor.

Bu torba yasanın dayandığı gerekçeleri ve içeriğini, mecliste oylanmadan önce mümkün olduğu kadar geniş biçimde ve her cephesiyle tartışmamız lazım. Tam bu amaçla, 10 kişiden oluşan çağrıcı grubu [Akın Birdal, Kadir İnanır, Melda Onur, Meltem Cumbul, Menderes Samancılar, Meral Danış Beştaş, Mücella Yapıcı, Murathan Mungan, Sebahat Tuncel ve Şebnem Korur Fincancı.], yarın (Çarşamba) İstanbul’da Taksim Hill Oteli’nde saat 12’de, bütün basın mensuplarının ve sivil toplum kuruluşları ve yurttaşların davetli olduğu bir bilgilendirme ve değerlendirme toplantısı düzenliyorlar.

Şiddetin her türlüsüne karşı çıkarken, devletin şiddet politikasının çoğu zaman kurucu şiddet rolü oynadığını unutmamak demokrasi ve özgürlük mücadelesinin ana ilkesidir.