Türkiye'de çifte tuzak

Bugün Türkiye'de bir değil, iki tuzak etkin biçimde çalışıyor. Biri, orta gelir tuzağı. Diğeri, otoriter demokrasi tuzağı. Bu iki tuzak karşılıklı olarak birbirini besliyor.

Son zamanlarda, hükümet üyeleri arasında var olan sorunlarla ilgili en ciddi, en derinlikli tespiti Ali Babacan dile getirdi. İstanbul Finans Zirvesi’ndeki bu konuşmadan medyaya, %4’lük büyüme hedefinin gerçekleşme ihtimalinin zayıf olduğu öngörüsü yansıdı. Başbakan Yardımcısı bu temkinli öngörüsünü, ‘büyümenin kalitesi’yle ilgili endişeleriyle ve tüketim ağırlıklı büyümenin, sadece borçlanarak elde edilen refahın sürdürülebilir olmayacağı tespitiyle ilişkilendiriyordu. Özel sektör yatırımlarının önemine vurgu yaparken büyümenin çok düşük katma değer yarattığına dikkat çekiyordu. Bütün bunlar aklı başında bir liberal ekonomi perspektifinden bakıldığında tutarlı gözlemlerdi. Başbakan ve çevresinden salgılanan uçuk kaçık komplo kuramlarına, iktisat konusunda bazı danışmanlarının pespaye şarlatanlık örneği analizlerine kıyasla tutarlı ve derinlikli bir liberal iktisat politikası analiziydi Ali Babacan’ın yaptığı. Bu liberal politikayı yapısal olarak eleştirmemiz, bu yaklaşımla onun vurguncu ya da şarlatan versiyonları arasında son derece önemli bir fark olduğunu göz ardı etmeyi gerektirmiyor.
Bu konuşmada basının dikkatini çekmeyen çok daha önemli bir başka tespit daha vardı. Ali Babacan, demokrasiyle ekonominin paralel yükselmek zorunda olduğunu, birinden biri geride kalırsa onun öbürünü aşağıya çektiğini söyledi. “Türkiye’nin hukukun üstünlüğünün egemen olduğu bir ülke olması gerekiyor. Türkiye’nin gerçek anlamda bir hukuk devleti olması gerekiyor” derken, Başbakan’ın hınk deyicilerinin aksine, bu konularda Türkiye’nin hâlâ çok geride kaldığını kabul ediyordu. “‘Ben Türk yargısına güveniyorum’ hissiyatı hâkim olmadıkça kişi başına 25 bin dolar gelir hedefimiz hayal olarak kalır” iddiasını dile getirirken son aylarda çok tartışılan orta gelir tuzağı analizlerine zımnen gönderme yapıyordu. Bunu biraz açmak gerekiyor.

Bugün Türkiye’de bir değil, iki tuzak etkin biçimde çalışıyor. Biri, orta gelir tuzağı. Diğeri, otoriter demokrasi tuzağı. Bu iki tuzak karşılıklı olarak birbirini besliyor. Bunun yarattığı bir kısırdöngü var. Bu çifte tuzağın otoritarizm ayağında AKP yönetiminin benimsediği, muhalefeti kriminalleştirme, tahakkümüne direnenleri düşmanlaştırma politikası bugün daha fazla öne çıkıyor. AKP çevresindeki düşünce kuruluşları ve AKP medyası bu konuda büyük bir çaba gösteriyorlar. Yargının bu yeni iç düşmanları bastırma ve sindirme aracı olarak kullanılmaya teşvik ediliğini görüyoruz. Polis, Ümit Kardaş’ın dikkatimizi çektiği gibi, iç düşmana karşı mücadele yürüten bir iktidarın silahlı gücü olarak fiilen işlev görüyor. Yargıyı da bu zihniyet kuşatıyor. Bunun uzantıları olan, kültürel planda, yaşam tarzı tercihleri nedeniyle iktidarın hoşlanmadığı iş çevresini tasfiye etme niyetleri, en azından söylem seviyesinde karşımıza çıkıyor.

Bu eğilim; etnik (Kürt), dini/mezhepsel (Alevi) ve kültürel (yaşam tarzı) farkları ancak Sünni-Türk çoğunluğun tahammül edebileceği kadarıyla kabul eden, en iyi ihtimalle bunları hoşgörüyle himaye edilmesi gereken, bir kısmı zaman içinde çoğunluğa asimile olacak unsurlar olarak kabul ediyor. Sadece Müslüman olmayan Türkiyeliler değil, bu üç grup da Osmanlı’nın zimni statüsünü andıran bir hukuku kabul etmeleriyle sınırları çizilen bir çoğunlukçu demokrasi anlayışı bu. Bu çoğunlukçu demokrasiyi eleştirmenin giderek daha fazla rejim düşmanlığı olarak iktidar tarafından algılanmasına şahit oluyoruz. Bugün otoriter demokrasi tuzağının mekanizması esas olarak AKP tarafından geriliyor.

Bunun sonucu demokrasinin ileri olmak bir yana, normal bile olamaması, rastlantısal demokrasi niteliğinin öne çıkmasıdır. İşte tam bu noktada, Ali Babacan’ın kullandığı ‘aşağı çekme’ benzetmesi önem kazanıyor. Bu, otoriter demokrasi tuzağı ile orta gelir tuzağı arasındaki karşılıklı belirleme ilişkisidir. 2000’li yıllarda esas olarak topluma ve dış dünyaya güven pompalayarak, önemli bir büyüme ivmesi elde etmiş olan AKP yönetimi, bugün tam tersine, hem iç politikada hem dış politikada güvensizlik, öngörülebilirsizlik salgılayarak tökezliyor. Darbe ve komplo paranoyalarını tetikleyerek iktidar blokunun etrafında kenetlenme sağlamayı umarken aynı zamanda güven duygusunda kırılma ve gelecek beklentilerinde belirsizlik yaratıyor. İktisadi büyüme dinamiği açısından düşük tasarrufun ortaya çıkardığı dış finansman ve düşük katma değerin yarattığı yüksek nitelikli yatırım ihtiyaçlarının karşılanması koşullarını zorlaştırıyor.
AKP sözcülerinin, danışmanlarının, biraz sakinleşerek susup, oturup düşünüp, geçen dört-beş yıl zarfında bu çifte tuzağı nasıl esas olarak kendilerinin kurduğunu düşünmeye gerçekten ihtiyaçları var.