Yargıda kast zihniyeti

Yasaların ruhu denen şey aslında zihniyettir. Zihniyet değişikliğinin gerçekleşmesinde bütün siyasal aktörlere sorumluluk düşer.

Türkiye’de yargının kritik mevkilerinde bulunanların, dün olduğu gibi bugün de kast zihniyetiyle hareket ettiğini, demokratikleşmenin önünde buzkırıcı olmaktan çok, demokratikleşmeye karşı buzyapıcı işlevi gördüğünü sadece muhalefette olanlar değil, özel sohbetlerde iktidar partisine yakın bazı kişiler de yana yakıla dile getiriyor. Hâkim ve savcı topluluğu içinde güçlü konumda olan bir ekibin, kendi gücünü iktidara da göstermesi ve kendi bildiği bir çizgide günümüzün evrensel hukuk ve adalet ilkelerini dikkate almadan yürümesi, bu durumun bir nedeni. Bunu, askeri vesayet gücünün büyük ölçüde tasfiye edilmesinin yarattığı boşluğu, polis ve yargı içinde oluşan güç odağının doldurma teşebbüsü olarak yorumlamak mümkün.

Hükümetin yargı reformu konusunda son derece ürkek, kuyumcu terazisinde ölçermiş gibi miligram hesabıyla reform yapması da bu durumu kolaylaştırıyor. Yasaklama, tutuklama ve cezalandırmayı iktidar olmanın, güç gösteriminin başat aracı olarak görmeye alışmış zihniyet dünyasında, reformları eski alışkanlıklara adapte etmeyi çok kolaylaştırıyor.

Democratic Progress Institute’ün düzenlediği Güney Afrika ziyaretimizin son gününde, öğle yemeği sırasında, yeni anayasanın mimarlarından, anayasa mahkemesinin ilk Hint kökenli üyesi Zac Yacoob’la sohbet ediyorum. Heyetimiz dönüş hazırlığı içinde yeterince görüşlerinden yararlanamadı bu Müslüman kökenli, iki gözü görmeyen saygın hukuk insanının. Yacoob, bizim anayasa mahkemesinin ellinci kuruluş töreni vesilesiyle Türkiye’ye gelmiş. Türkiye’den onu davet edenler, emekli olacağını öğrenince çok hayıflanmışlar, “Müslüman yargıç eksilecek Güney Afrika Anayasa Mahkemesi’nden” diye. Muzip bir gülümsemeyle Müslüman bir ailede doğdunu ama kendisinin ateist olduğunu söylüyor. Ortak noktalarımızdan birinin bu olduğunu keşfediyoruz. Yacoob, ANC üyesi olmamış ama ona hep yakın durmuş eski bir komünist partisi üyesi.

Herkesi kapsayan bir Güney Afrikalılık kimliği oluşması yönünde yeni anayasanın oynadığı kurucu rol gibi konulardan konuşurken, söz yeni yasaların eski dönemin yargıçlarıyla nasıl uygulandığı konusuna geliyor. Yacoob, “Yargıçların kararlarını yeni bir zihniyetle almaları zor ve sancılı oldu elbette” diyor. “Eskiden yargıçlar küstahtı, toplumdan bütünüyle izole yaşıyorlardı. Toplumsal hassasiyetleri anlamaktan acizdiler” diye ilave ediyor. İktidarın hızla ve kararlı biçimde yargıçlara ‘uzun bir yeni insanlık eğitimi verdiğini’ söylüyor. Başka bir anayasa mahkemesi üyesi yargıç, daha önceki görüşmelerimizden birinde, bu kast sistemini atamalarda parlamentoya yetki vererek kırdıklarını belirtmişti. Yacoob’a göre, şimdi yaklaşık yargıçların yarısı işlerini eşitlik ve adalet ölçütlerini hakkıyla kullanarak yapıyor. Geri kalan yarının eline düşerseniz ne olduğunu soruyorum. Burada anayasa mahkemesinin aktif düzenleyici rolü öne çıkıyor. Anayasa mahkemesine doğrudan bireysel başvuru olanağı, Eşitlik Komisyonu’na müracaat hakkı ve iktidardan bağımsız olma konusunda titizliği ve inatçılığı herkesin takdirini kazanmış gözüken kadın ombudsman Selby Baqwa’nın kararlarının bu durumu büyük ölçüde dengelediğini belirtiyor. Eski rejimin yasalarının ve başta anayasanın eşitlikçi ve özgürlükçü eksende büyük ölçüde değiştirilmiş olmasının da yargıçların, isteseler de eskisi gibi karar verme alanlarını büyük ölçüde kısıtladığını belirtiyor.

Yargıç Yacoob, “Yasaların da ruhu vardır” diyor, “Eğer bunları sağından solundan küçük küçük tadil etmekle yetinirseniz, yasanın ortaya çıkışında içine üflenen o ruh hep canlı kalır, onu değiştiremezsiniz.” O ruh denilen şeyin zihniyet olduğu, zihniyet değişikliğinin gerçekleşmesinde bütün siyasal aktörlere ve elbette en başta siyasal iktidara çok büyük sorumluluk düştüğü hususunda hemfikiriz.