Yeni medya rejiminde yol alırken

Tam bu zamanda bütün muktedirleri gerçek olgulardan hareketle sorgulayan karşı seslere demokratikleşmenin olmazsa olmaz ihtiyacı var.

Çınar Oskay’ın pazar günü yayımlanan veda yazısı, aynı zamanda önemli bir uyarıydı. Radikal demokratlığın, radikal gazeteciliğin Türkiye’de alanının giderek daralmasına karşı bir çığlıktı. Bu çığlık tüm basın mensupları tarafından duyulur mu? Safdilliğe gerek yok. Duyulmaz. Bundan önce yapılan benzer uyarılar duyulmadığı gibi...Hatta bugün iktidar medyayı teslim aldı diye diz döver gibi yapanların çoğunun, iktidara iliştirilmiş medya yaratma konusunda son 30 yıldaki mesailerini dikkate alınca, duysalar ne olacak diye de düşünülebilir.
Çınar Oskay’ın uyarısını Radikal gazetesi bağlamında ele alınca, işin rengi biraz değişiyor. Ceketinin önünü iliklemiş, muktedirin önünde belinden yukarısı hafif eğilmiş ayakta duran gazete olmanın radikal sıfatıyla nasıl uyuşamayacağını hatırlatıyor yazısının başlığı: “Radikal demokratlık, radikal gazetecilik”.
Bu tür bir sorgulamayı hepimiz Radikal gazetesiyle ilgili olarak zaman zaman hep yaptık. Son zamanlarda bunun daha fazla dile getirilmesi, Türkiye’de yeni iktidarın hegemonyasının artık bütünüyle yerleşmesinin yarattığı endişenin sonucu mu? Sanırım durum salt endişe olarak değerlendirilecek gibi değil. Oskay’ın veda yazısından iki gün önce, Radikal’in pastasını kesmek için toplanan AKP ve CHP kurmaylarının fotoğrafı, bu gazetenin birinci sayfasında yer aldı. “Ankara’da Radikal uzlaşma” başlığıyla...Kelime oyunu kulağa hoş gelmiş olabilir. Ama bunun aynı zamanda siyasal çöpçatanlık ima eden yanı, o muktedir erkeklerin el el üstünde verdikleri ergen delikanlı gülüşlü pozları, işi esas olarak gazetecilik olması gereken ve bunu radikal sıfatıyla birlikte yürütmeye aday bir gazetede yer alınca, bu endişeyi salt bir vesvese olarak değerlendirmek mümkün olmaz.
Hemen belirtelim. Bugün Türkiye’de medya iktidar karşısında önünü iliklemek zorunda kendini hissediyorsa, geçmişte başka iktidar güçleri karşısında önünü iliklemek geleneğini köklü biçimde yerleştirdiği içindir. “Kara gözlüklüler” tabirini ortaya atanlar, gazeteleri sendikasızlaştırmakla övünenler, basın patronlarının gazete ve televizyonları başka çıkar alanlarının goygoycusu haline dönüştürmelerine yardım edenler bugün hızla hizaya giren medyanın bu halinin birincil sorumlusudur.
Şimdi yeni pembe gözlükler taktırılması, “ufak tefek sıkıntılar var ama her şey yolunda” inancının salgılanması günlerindeyiz. Basın özgürlüğü konusunda dünyada en alt sıralarda yer alan bir ülkeyiz. Gücün merkezinde olduğunu sergilemekte sakınca görmeyen bir başbakan seçim konuşmalarında muhalif gazetecileri, muhalif gazeteleri diline dolayabiliyor, onları halka telin ettirebiliyor. Muktedirler, bir kitabın –üstelik yayımlanmamış- bomba kadar tehlikeli ve zararlı olabileceğini fütursuzca iddia edebiliyor, hapisteki gazetecilerin gazeteci olmadıklarını söyleyebiliyorlar.
Yeni hegemonya medyadan muktedirlerin hınk deyicisi olmasını talep ediyor. Polis ve yargı güçleri eliyle yürütülen bastırma, sindirme, yıldırma operasyonlarının tetikçisi veya mıntıka temizleyicisi olanları el üstünde tutuyor. Neredeyse sadece kendini görmek, kendini okumak, kendini dinlemek istiyor. Yeni merkez medya adını taşımayı hak eden kesimde durum bu. Eski merkez medyada ise durum haliyle daha parlak değil, çünkü gazeteci olma refleksinin yittiği yerde kuru çığırtkanlıkla bu boşluk doldurulmuyor.
Birbiri ardına hizaya giriyor önde gelen medya kuruluşları. Bu hizaya gelmenin arkasında yeni muktedirlerin çabası kadar, boyun eğme gereğinin içselleştirilmesi de var. Muktedirlerin isim isim yönettikleri bir temizliğin yanında, birçok medya patronunun yeni dünyaya, yeni rejime uyum telaşı da bir o kadar etkili çalışıyor. Yeni muktedir karşısında dudaklarında eğreti bir gülümseme, hafif öne eğilerek el ovuşturuyorlar. Yeni muktedirlerin safında zamanında yer almış olanlar ise artık ayarı ve hizayı vermenin baş dönmesi içindeler. Temiz, ahlaklı, “iyi çocuklar” yeni hakikat rejiminin hınk deyicileri olarak işlerini yapıyorlar.
Her zaman ama özellikle tam bu zamanda, hiçbir güce müdana etmeksizin, bastırılanın, susturulanın sesi olan, bütün muktedirleri gerçek olgulardan hareketle sorgulayan, rahatsız eden karşı seslere demokratikleşmenin olmazsa olmaz ihtiyacı var. Radikal bu seslerden biri olmaktan imtina edebilir mi? Ya da soruyu tersten soralım: ederse, geriye ne kalır?

.