YSK siyasal ve ahlaki veto makamı mıdır?

YSK'nın mahkemelerin ve AYM'nin vermediği bir seçilme hakkı kısıtlaması kararını verme hakkının olmadığını bu hukuk devleti bilgisi çarpık veya kısıtlı şahsa CHP'nin aklı başında sorumluları anlatmazlar mı?

Cumhurbaşkanlığı seçimi öncesinde adaylarla ilgili Yüksek Seçim Kurulu’na (YSK)  birkaç itiraz ve şikayet yapıldı. Bunların arasında güçlü hukuki dayanağı olanlar var. Ama bir itiraz var ki, bunu yapan kişinin ya YSK’nın görev ve yetkilerin ne olduğunu hiç bilmiyor ya da YSK’nın Milli Güvenlik Konseyi generallerinin 1983 seçimleri öncesinde istedikleri kişiyi veto etmelerine benzer bir hak sahibi olmasını arzuluyor. İki durum da son derece vahim. 9 Temmuz’da YSK’ya Erdoğan’ın cumhurbaşkanlığı adaylığına karşı itiraz başvurusu yapan kişinin, bu konuları herkesten daha iyi bilmesi gereken bir milletvekili ve CHP milletvekili olması daha da düşündürücü.

CHP milletvekili Tanal, itiraz dilekçesini sunduktan sonra gerekçelerini sıralamış. Bir teki bile YSK’nın yetkisine girmediği aşikar olan gerekçelerin bir bölümü bütünüyle siyasal. “Laik, demokratik hukuk devletinin yıkılması anlamında odağı haline gelen bir kişinin cumhurbaşkanı olamayacağını” iddia ediyor. Bu iddiasını Anayasa Mahkemesi’nin 2008’de AKP hakkında aldığı karar bağlıyor. YSK’nın mahkemelerin ve AYM’nin vermediği bir seçilme hakkı kısıtlaması kararını verme hakkının olmadığını bu hukuk devleti bilgisi çarpık veya kısıtlı şahsa CHP’nin aklı başında sorumluları anlatmazlar mı? Bu gerekçeyle Erdoğan’ın adaylığı siyasal platformda eleştirilebilir belki. Ama o durumda bile, AYM’nin 2008’de aldığı kararın sadece Erdoğan’ı değil, bir o kadar Gül’ü de kapsadığını ve Gül’ün yedi yıldan beri cumhurbaşkanı olduğunu düşünerek konuşmakta yarar var.

İkinci itiraz gerekçesi ise, “zimmet, kamu taşıma biletlerinde kalpazanlık, resmi evrak ve kayıtlarda sahtecilik, cürüm işlemek için teşekkül oluşturmak suçlarından dokunulmazlık fezlekeleri bulunan kişiden cumhurbaşkanı adayı olamayacağı” iddiası. YSK bu suçların yargılandığı ağır ceza mahkemesi ya da Yüce Divan mıdır? Çok şükür ki YSK her ikisi de değildir. Adayların yasaların öngördüğü niteliklere sahip olduklarını denetlemekten sorumlu, Danıştay ve Yargıtay’ın kendi üyeleri arasından seçtikleri kişilerden oluşan, seçim yargısı ve seçimlerin düzenlenmesi yetkilerine sahip bir bağımsız üst kuruldur. CHP milletvekilinin bu iki itiraz gerekçesine olumlu yanıt verse, YSK’nın konumunun 1980 askeri cuntasının adı olan Milli Güvenlik Konseyi ya da İran’daki Anayasa Muhafızları Konseyi’nden ne farkı olurdu? Siyasal alanda dile getirilmesi son derece meşru olan eleştirilerle bunların bir ahlaki ve siyasal uygunluk denetimi merciinin veto hakkına dönüşmesini istemek arasındaki farkı tarif etmeye gerek var mı?

MHP’nin aynı gün yaptığı itirazın ise, güçlü bir dayanağı var. Erdoğan’ın, adaylığı resmileştikten sonra başbakanlıktan ayrılması gerektiğini iddia ediyor. Aksi takdirde anayasanın öngördüğü eşitlik ilkesinin çiğneneceği, cumhurbaşkanlığı seçimi yasasında aday olan kamu görevlilerinin görevlerinden ayrılmaları gerektiğinin yer aldığına işaret ediliyor. Söz konusu yasa son derece muğlak, kendi içinde çelişkili önlemlerle bezenmiş, alelacele ya da kasten böyle yapıldığı için son derece sorunlu. Örneğin hangi görevlerdekilerin cumhurbaşkanı adayı olursa görevinden ayrılması gerektiğini sayarken, belediye başkanını bu listeye almış ama başbakanı almamış. Seçilmişlik, kamu görevi gibi açılardan bu iki görev arasında ne fark var? Eğer aday olan bir başbakan istifa etmeyecekse, neden belediye başkanının istifa etmesini yasa emrediyor? Bu noktadan hareketle, eşitlik ilkesini öne çıkararak Erdoğan’ın başbakanlıktan istifa etmesi gerektiğini savunmanın bir yasal dayanağı var. Ama soruyu tersten sorabiliriz. Başbakanın, bakanın, veya Gül ikinci kez aday olsaydı cumhurbaşkanının, belediye başkanının bir seçimde aday olması neden muhakkak onun geçici veya kalıcı olarak istifa etmesini gerektirsin? Söz konusu yasanın eşitlik ilkesine aykırılığı için AYM’de dava açılması ve görevden geçici ayrılma koşulunun (hakim, subay, vs...) sınırlı birkaç görev dışında kaldırılması, daha doğru olmaz mı? Ama bugün YSK, isterse, yürürlükteki yasayı cumhurbaşkanı adaylığı resmileşen Erdoğan’ın başbakanlıktan ayrılması gerektiği biçiminde yorumlayabilir. Belediye başkanı ile başbakan arasında bu noktada herhangi bir fark olmaması gerekir.

Başbakan’ın diğer adaylarla eşit koşullarda yarışmayacağını biliyoruz. Ama adayların eşit hakları yasaların güvencesi altına alınsa, bu eşitliği sağlamanın yegane yolu kişilerin görevlerinden ayrılmaları olmazdı. Basın Konseyi somut ve güçlü nedenlerle geçtiğimiz gün TRT’yi YSK’ya şikayet etti. TRT, bu dozda 1950 sonlarında Demokrat Parti döneminde bile belki sergilenmemiş bir taraftar yayımcılığı yapıyor. RTÜK, 30 Mart seçimlerinden yirmi gün önce, TRT’nin tarafsız yayın ilkelerini AKP lehine ihlal ettiğine karar vererek, “gereğini yapmak üzere” raporunu YSK’ya yollamıştı. Gereğinin nasıl yapıldığını bilmiyoruz. Ama TRT’nin bundan ders çıkarmadığı ve fütursuz biçimde parti yayın organı olarak faaliyet göstermeye devam etiğini görüyoruz. YSK’nın TRT yönetimi hakkında savcılığa suç duyurusunda bulunma hakkı ve TRT’ye para cezası verme hakkı yanılmıyorsam var.

Birçok demokratik ülkede, geçtiğimiz yirmi yıl içinde, partilerin ve kişilerin seçim harcamalarının ve bunu karşıladıkları gelirlerin şeffaf olması kuralının yanında, bunlara bir tavan getirilmesi gereği bir acil ihtiyaç olarak kendini gösterdi. Üç cumhurbaşkanı adayı, bu açıdan birbiriyle kıyas edilmesi mümkün olmayacak derece eşitsiz koşullarda yarışacak. Demokrasinin en önemli meşruiyet zemini sadece serbest seçim değil, seçim koşullarının göreli eşitliği ilkesidir. Bu ilkenin bu denli açık biçimde çiğneniyor oluşuna karşı kayıtsız kalmak, demokrasiye sırtını çevirmek demektir. Ama adayların “siyasal uygunluğunu” denetleyecek, veto yetkisiyle donanmış bir kurula YSK’nın dönüşmesini talep etmek, bunu temenni etmek de bir o kadar demokrasiye sırt çevirmek anlamına gelir. CHP yönetimine hatırlatırız.