Bir yöntem var mı?

Sizlerle cumartesileri buluşuyoruz. Bu nedenle; 'çıktık', 'çıkıyoruz', nidaları arasında bir türlü yakayı kurtaramadığımız krizi tetikleyen meşhur 19 Şubat vakasının yıldönümünü kaçırdık.

Sizlerle cumartesileri buluşuyoruz. Bu nedenle; 'çıktık', 'çıkıyoruz', nidaları arasında bir türlü yakayı kurtaramadığımız krizi tetikleyen meşhur 19 Şubat vakasının yıldönümünü kaçırdık.
Toplum olarak, gündem arsızlığı olarak nitelenebilecek düzeyde, kısa vadeli hafıza sorunuyla malül olduğumuz bir gerçek. Ayrıca, aynı olayların tekrar, tekrar değerlendirilmesi kimi zaman yavanlık yaratabiliyor. Bir de buna insanların henüz taze yaraların kaşınmasından hoşlanmadıklarını ekleyin. İşte 19 Şubat'ı unutmak için bir zemin sahibi oldunuz. Ama bu zeminin meşruiyetine ve faydasına inanmayan birisi olarak bugün gecikmeli ve az da kuramsal olsa da bir 19 Şubat değerlendirmesi yapmaya çalışacağım.
Siyasi iktidara talip olmak, ülkeyi geleceğine taşımaya talip olmaktır. İddialı olmayı gerektiren bir iştir. Doğal olarak bu iddianın başarısı sadece söylemin değil, esas ve öncelikli olarak, eylemin başarısıyla ölçülür. Bizim artık kronik hale gelmiş iç krizlerimiz bir yana, dünya krizlerle örülü geçecek gibi görünen bir döneme giriyor. Yakın çevremizde her an patlamaya hazır bombalar misali, hassas bölgeler var. Bu gerçek sağır sultana da malum, 'sokaktaki adam' adıyla menkul vatandaşa da. Peki ya ülkeyi geleceğe taşıma iddiasındakiler bu durumun ne kadar farkındalar? Veya farkında oldukları ölçüde, dikkatli davranmaktan onları ne alıkoyuyor. Bu noktada 19 Şubat'tan alınacak dersler var.
Yukarıdaki iki soru idarecilerimizin iddialarını yerine getirme yeterliliklerini sorgulamamaktadır. Hatta sorular, onların bu yeterliliğe sahip oldukları varsayımı altında anlamlıdır. Aksi halde, ortada zaten tartışmaya değecek bir şey yok! Soruların içerdiği diğer varsayım, yeterince iyi yönetilmediğimiz. Bunu desteklemek görece kolay. Rakamlara başvurmak yeterli. Ezberlediğimiz enflasyon, büyüme, kur, kişi başı GSMH vs. rakamlara.
Özellikle 1980'de başlayan toplumsal dönüşüm, gelecek anlayışımızın değişmesine neden oldu. Tabii 'anlayış' gümbürtüye giderken, 'kavrayış'a da olanlar oldu. Ardıl iktidarların özellikle ekonomiyi yönetiş biçimleri ülkede kısa vade dündü; orta vade bugün; uzun vade yarın; türünden bir yaklaşımı hakim kıldı. Böylelikle kısa vadeyi geçmiş olsun, orta vadeyi tavşan kaç tazı tut, uzun vadeyi de acele, ve ne yazık ki genellikle ecele, anlayışında yaşamaya başladık. Esas olarak ekonominin yönetiliş biçiminden kaynaklanan ve böylelikle doğrudan yansımaları altyapıyı etkileyen bu anlayış sonuçta, toplumsal kültür başta, üst yapıyı da dönüştürdü. Neticede 'aceleci', beklemeye vakti olmayan, nereye gittiğini değil gidiyor olma halini önemser olduk.
Durumun sonuçlarına katlanan ve acısını çeken bizleriz. Sorumluluk bizim. Ancak bu özeleştiri, durumun esas sorumlusunun doğrudan yönetmeye talip olanlar olduğunu örtmez.
Geçen şubatta devletin tepesinde kızılca kıyamet koptu. Sanki tüm ilgililer olayın etkilerinin bunca geniş erimli olabileceğini bilmez gibi davrandı. Kriz yönetilemedi. Krizlerin doğası unutuldu. Belki aslında unutulan, veya fark edilmeyen, uzunca bir süredir zaten bir yönetim krizinde olduğumuzdu. Krizlerde küçük girdilerin büyük çıktılar doğurduğunu atlamıştı idarecilerimiz.
Bir yıl sonra 19 Şubat'a baktığımızda acı iç çekişlerden ve geçici tedbirlerden fazlasını yapmak zorunda olduğumuzun kavrayışında olmalıyız. Taşıma suyla veya elin teröristinin çılgınlığına bağlı olarak ülke idaresi mümkün değildir. Çözüm ülkeyi 'idare' etmek söyleminden, yönetmek eylemine geçmektedir. Siz bakmayın aynı yere giden birçok yöntem olduğunu söyleyenlere. Bazen yöntem tektir. Eğer doğru yöntemi buldunuzsa, süreç ne kadar acı olursa olsun, ışığa kadar dayanmak gerekir. Kazanım birbirimize ve kaderimize sahip çıkmakla mümkündür.