Benzemesin kimse sana!..

Yol alıyoruz ama bir yere gitmiyoruz. Heryere gidiyoruz ama yeni bir yere varamıyoruz. Her gittiğimiz yerde aynı şeyi yemeye içmeye, aynı çulu çaputu giymeye kuruluyoruz.
Benzemesin kimse sana!..

Gazetenin kibrit kutusu kadar yer ayırarak duyurduğu haberi okuduğumda hüzünlendim; “Mr. Slowhand emekli olduğunu açıkladı.”

Aşağı yukarı şuna benzer bir şeyler söylemiş Slowhand; “69 yaşındayım. Gitarımı taşımakta zorlanıyorum. Berbat sırt ağrılarım var. Eski performansımdan uzağım. Bu halde müzik yapmayı sürdürmek utanç verici. Turneler de anlamsız ve çekilmez oldu. Gittiğim her yer Amerika’ya benziyor artık.”

Eric Clapton...

Sahip olduğu lakaplar içinde en çok kullanılanı mı bilinmez, ancak ona en yakışanı “Slowhand” bence. Gitarını çalarken çok sık tel kopardığı için takmış bu lakabı zamanında arkadaşları.

Dünyanın bütün telleri kurban olsun parmaklarına. Tertemiz, tendürüst, “saniyede bilmem kaç nota basmak” türünden gösterişlere gönül indirmeyen, üç notada dinleyenin kimyasını değiştiren bir virtüözdür Slowhand.

Hiç tanımadığı babası için My Father’s Eyes’ı, dört yaşında yitirdiği oğlu için Tears In Heaven’ı, zor bulup kaybettiği, derdinden alkole uyuşturucuya sığındığı aşkı için Layla’yı yazdı. Layla’yı yazarken Leyla ile Mecnun efsanesinden ilham aldığı söylenir.

Onca badireden sonra omuzunda gitarıyla doğruldu, alkol ve uyuşturucudan rövanşı aldı. Dahası; başkalarının benzer çabalarına hatırı sayılır destek verdi. Rock ve blues bahçesinin nadir beyaz adamlarından biri, belki de açık ara en yeteneklisi olarak nam saldı Slowhand.

Şimdi bu güzel abi; “Benden buraya kadar!” diyor. Artık sadece kendisi ve aguşundakiler için konuşturacak sanatını. Olsun varsın. Dilediği gibi, dilediği kadar dinlensin. Biz müptelaları da eşsiz kayıtlarını dinleriz döndüre döndüre, dilediğimiz kadar.

Bazıları böyledir. Zirvedeyken, kendini tüketmeden, yağma etmeden, öznelerinden bal damlıyorken bırakabilecek kadar fazladırlar. Kimselere benzemezler. Varlıkları kadar yokluklarını da efsaneleştirirler giderken.

Hepsi bir yana, Slowhand’in giderayak dillendirdiği cümlelerden biri ziyadesiyle takıldı zihnime; “Turneler de anlamsız ve çekilmez oldu. Gittiğim her yer Amerika’ya benziyor artık!”

Şunu anlatıyor herhalde usta; “Eskiden turneye çıkarken bizi bekleyen bilinmezlerin heyecanını yaşardık. Farklı bir coğrafyayı görmek, kültürünün katmanlarını gözlemlemek, dilini anlamaya, davranış biçimini kavramaya çalışmak, yemeğini tatmak, müziğini dinlemek...”

Ufkunu genişletmek, kendisine benzemeyenle bağ kurmak, kendini benzemeziyle çoğaltmak.

“Çok olmak” kısaca! Böyle bakınca, öyle yaşayınca bir maceraydı her yolculuk, her turne.

Sonra ne olduysa oldu –ne olduğunu, nasıl olduğunu biliyoruz- heryer birbirine benzemeye başladı. Her yanda aynı filanburger, az yanında tıpkı falankafe, ötesinde aynalı camlarından içi görünmeyen, dışarıyı göstermeyen plazalar yükseldi.

Dünyanın bütün renkleri solmaya yüz tuttu. Dört bir yanımız gökdelen grisine, takım elbise lacisine kesti. Dünyanın neresine gidersen git; biri diğerinden ayırdedilemez AVM’ler yerinde saydığın duygusunu kazıdı ruhumuzun duvarına.

Yol alıyoruz ama bir yere gitmiyoruz. Heryere gidiyoruz ama yeni bir yere varamıyoruz. Her gittiğimiz yerde aynı şeyi yemeye içmeye, aynı çulu çaputu giymeye kuruluyoruz.

Slowhand, bu tatsız tektipleşmeden yorulduğunu, heyecanını yitirdiğini söylüyor bence. Ya da ben böyle anlıyorum Eric abimizin şikayetini. Ve haklı buluyor, paylaşıyorum sonuna kadar.

1989’da konservatuvarı bitirip, Diyarbakır Devlet Tiyatrosu’nda mecburi hizmete başladığımda, şimdi mahçubiyetle hatırladığım garip bir davranış geliştirmiştim. Tiyatro, güneydoğu anadolu’daki çevre illere sık sık turne yapardı. Otel odalarında, misafirhanelerde geçerdi hayatımızın hatırı sayılır bir kısmı.

Hal böyle olunca; evden uzak olmanın –sözde- eksikliğini, otel odalarına taşıdığım eşyalarla gidermeye çalışırdım. Fazladan bir bavul taşımayı göze alır, içine küçük bir yolluk veya kilim, evi hatırlatacak birkaç çerçeveli resim ya da fotoğraf, radyo-teyp hatta masa örtüsü koyardım. Hatta her zaman kullandığım küllük, tabak çanak gibi objeleri bile taşırdım turnelerde. Yeni bir kenti, yeni bir odayı daha evime benzetirdim aklımca.

Yeni bir yeri tanımak, oranın adetine, yordamına aklını, kalbini açmak dururken, çulun çaputun arkasına saklanarak yeniyle arana gerzek bir mesafe koymak. Sana benzemeyene, kendinden saymadığına, yaban bellediğine bir kuru ezberle direnmeye kalkışmak. Ne kafa ama!

Neyse ki sonraki yıllarda naçar kalmadım. Okudum, anlamaya çalıştım, gözümü gönlümü açtım da bana benzemeyenle bağ kurmayı öğrendim. Tedavim devam ediyor. Artık bir küçük sırt çantasıyla bir başka kıtaya gidebiliyorum.

İşte böyle…

Sen bu satırları okurken sevgili okur; ben pikaba birbiri ardına Eric Clapton 33’lükleri yerleştirerek kendimce emekliliğe yolcu ediyor olacağım babayı.

Sevdiğiniz, önemsediğiniz, beğendiğiniz birini, o yaşarken yolcu etmek güzeldir. Yeniden karşılaşma ihtimalini hepten yitirmeden, bir yerlerde postu dinlendirdiğini bilmenin sabrıyla.

Hüznün ve özlemenin en yakışıklı, en güleryüzlü haliyle yani.

Allah uzun ve saz gibi bir ömür bahşetsin sana Slowhand.

Notaların kadar yalın, parmakların kadar telaşsız, sesin kadar huzurlu bir emeklilik dilerim…

Hoşçakal, hoşgeldin…