Üç haziran

Nâzım, kıymetini bilenlerin gözünde hiçbir zaman itibarını yitirmedi kuşkusuz. Ancak devletin kendi zafiyetini ve evrakını hayatın gerçeklerine göre düzeltmiş olmasından mutluluk duyduk.
Üç haziran

Stockholm’e iner inmez cep telefonum lal oldu. Hiçbir operatörü algılamıyor. İletişim kesildi. Memleketi arayamıyorum. Yanımda arkadaşlarım var ama yine de can sıkıcı bir durum. Buradan Nâzım’ın 51. Ölüm Yıldönümü Anma Etkinliği’ne katılmak üzere Moskova’ya gideceğim. Telefon şart! “Hay Allah ben ne zaman bu kadar telefon bağımlısı oldum?” Neyse çözeceğiz bir şekilde…

Buraya Stockholm’e ‘Actopia-Academia Cultura Mazerdo International’in açılışına katılmak üzere geldik. Actopia; BKM Tiyatro’nun Stockholm’deki küçük kardeşi. Yılmaz Erdoğan, Ersin Korkut ve Ferat Bilgin’le birlikte bu müjdeli oluşumun misafiriyiz.

Kuzeyin haziranı bizim hazirana benzemiyor. Güneşten çıkınca ısırıyor hava. Bir de 00.00’da kararıp 03.00’te ağaran kısa ve nazlı bir gecesi var ki; biyolojik ritminize takla attırıyor. Ancak Actopia’nın kurucusu arkadaşlarımız bizi müthiş bir muhabbetle karşılayıp mendil ceplerinde gezdirdiklerinden keyfimiz yerinde. Kürt, Türk, Ermeni, Süryani, İsveçli genç aktör adayı kardeşlerimizin sevgisi, saygısı ruhumuzu, bedenimizi Siirt battaniyesi gibi sarıp sarmaladı.

Södra Teatern’de tiyatrolu, müzikli, şiirli, Yılmaz Erdoğan’lı açılış gecesi coşkuyla eda edildi. Artık Stockholm’de de başımızı sokacak bir tiyatromuz var. ‘Actopia Mazerdo’ kalbimizdeki yerini aldı. Kutlu olsun…

Ekipten ayrılıyorum. Moskova’ya uçmak üzere havaalanındayım. Stockholm’deki son dakikalarımda bütün kontrollerden geçmiş olarak uçağa binmeyi beklerken çevreyi gözlüyorum. Kıyas kafası hoş bir şey değil biliyorum ama alışkanlıklarımız çelikten ve ben de sık sık kıyasa düşüyorum.

Ben sıra beklerken tarifsiz zorlanıyorum. Avrupalılar sıralarını beklerken ibadet eder gibi bir sükûnetle bekliyor. Oysa beklemek ve sabır daha çok Doğuluya yakışan bir duruştur değil mi? Beklemenin, durmanın kitabının yazıldığı bir coğrafyanın insanı olarak formamın hakkını vermek için kendimi geliştirmem gerektiğini kazıyorum aklımın duvarına. Bunu İsveç’te düşünmüş olmam biraz tuhaf. Neyse buna da şükür! Hiç düşünmemek daha tuhaf olurdu.

Moskova yolcusu kalmasın!

Havaalanında bavul beklememek için omzumda taşıyabileceğim kadar bir yükle seyahat ettiğimden; Moskova’ya ulaşır ulaşmaz pasaport kontrolünü aşıp dışarıya atabildim kendimi. İlk iş montumu çıkarıp çantama tıkalıyorum çünkü sıcaklık 27 derece. Bu mevsimde bu hava Moskova için büyük hediye. Üç yıldır Nâzım Hikmet Anma Etkinliği’ne katılıyorum. Önceki iki yılda hava hep yağmurlu ve serindi. Aa! Telefon da normale döndü, çalışıyor. Haydi gözüm aydın.

Moskova’da arkadaşlarım var. Hemen hepsiyle akşamüstü Türk Büyükelçiliği’ndeki davette karşılaşıyoruz. Bir iki eksik var, onlarla da ertesi sabah Nâzım’ın istirahatgâhı Novodeviçi Mezarlığı’nda hasret gidereceğiz.

Etkinliğin sahibi Rus-Türk İşadamları Birliği’nin (RTİB) yöneticileri, bu ağır sorumluluğu yıllardır düzenli ve düzeyli bir biçimde yerine getiren dostumuz Ali Galip Savaşır, CNNTÜRK adına töreni takip etmek üzere aramızda olan Rıdvan Akar, etkinlikte konser verecek Şevval Sam, tiyatroseverlerin taptığı oyuncu Işık Yenersu ve başka birçok değerli dostla sohbet ediyoruz. Elbette Nâzım’dan ama yine en çok memleket halinden konuşuluyor.

Geçen haftalarda İZ TV ile bir gezi programı çekmek üzere Arjantin ve Brezilya’daydım. Üç haftada üç zaman dilimi değiştirince hayalifenere döndüğüm için vakitlice otele dönüp erkenden uyku nöbetine duruyorum.

İkinci gün ve güneşli bir Moskova sabahı daha. Yaşasın!

Nâzım Hikmet’siz elli birinci 3 Haziran. Novodeviçe Mezarlığı’nın kapısından da üçüncü girişim bu. Işık Yenersu ile yürüyoruz. Mezarlıktan çok, bir açık hava müzesi gibi burası. Edebiyatın, klasik müziğin kült isimlerinin edebi ve ebedi bahçesindeyiz. Gogol, Çehov, Bulgakov, Mayakovski, Şostokoviç, Prokofiev, Ayzenştayn… Ölümsüz eserler yaratmış güzel ölümlüler, koca şairle paylaşıyorlar bu huzur bahçesini.

Nâzım’ın mezarı her yıl olduğu gibi kalabalık bir ziyaretçi topluluğuyla çevrili. Tören başlıyor. Kısa konuşmalar yapılıyor.

Türkiye’nin Moskova Büyükelçisi Aydın Sezgin üç yıldır töreni aksatmıyor. Bu yılki konuşmasında Nâzım’a reva görülen hapis cezaları ve nihayet vatandaşlıktan çıkarılması gibi haksızlıklara yönelik tespitlerini sıralıyor. İki yıl önce alınan kararla Nâzım’a vatandaşlığının iade edilmiş olmasından duyduğu memnuniyeti aktarıyor.

Nâzım kıymetini bilenlerin gözünde hiçbir zaman itibarını yitirmedi kuşkusuz. Ancak devletin kendi zafiyetini ve evrakını hayatın gerçeklerine göre düzeltmiş olmasından mutluluk duyduk.

Ve beyaz güvercinler saldık Novodeviçe’nin semalarına. Nâzım Baba’ya, komşularına şenlik olsun diye. Güvercinler hemen uçup gitmediler. Her biri bir sanat eseri olan mezar taşlarına tüneyip, özlemimize yoldaşlık ettiler bir zaman. Beklemek kuşlar için de bir ibadet biçimidir belki kim bilir…

Sonra işte, sessizce dağıldık.

Moskovalı arkadaşlarımdan biri de gazeteci-yazar Suat Taşpınar. Türü tükenmekte olan insanlardandır Suat. Donanımlı, görgülü, her daim sakin ve güler yüzlü. “Haydi Pirosmani’ye gidip bir şeyler yiyelim” diyor.

Novodeviçe’den çıkarayak soruyor: “Puh’larla aran nasıl, rahatsız oluyor musun?” “Puh mu, o ne ki?” Yüzünü semaya çevirip havada kar taneleri gibi uçuşan pamukçuklara bakıyor: “Rusçada bunlara ‘puh’ deniyor. Bazı insanlarda alerjik etki yapıyor ya, onun için sordum.”

Puhların içinden akarak Pirosmani’ye ulaşıyoruz. Suat, restorana adını veren Pirosmani’yi anlatıyor: “Niko Pirosmanaşvili! Picasso’nun hayranlık duyduğu naif Gürcü ressam. Kısaca Pirosmani derler. Hüzünlü bir hikâyesi var. Çoğu meslektaşı gibi yokluk içinde yaşamış, yokluk içinde ölmüş.”

Ahir ömründe, yaşadığı kasabayı ziyaret eden Fransız bir aktrist kıza âşık olmuş Pirosmani. Varını yokunu, tüm resimleri dahil satmış, paranın tümüyle gül almış ve kızın kaldığı otelin önündeki meydanı güllerle donatmış. Pencereye çıkarsa görsün de hoşnut olsun diye. Kız gülleri görmüş, “Hangi densiz zenginin işi bu” diye bir hışım inmiş aşağıya. Zayıf ve zarif Pirosmani’yi görmüş güllerin ortasında. Yanağına bir öpücük kondurmuş ve dönmüş odasına.

Hepsi bu! Kız ülkesine dönmüş, Pirosmani de fukara hayatına… Bir daha hiç görüşmemişler. Gürcü ressam, yokluktan topladığı naylonların üstüne resmettiği sanatının mürüvvetini göremeden göçmüş gitmiş bu dünyadan.

Yıllar sonra önce bir şiire, sonra Rusya’da bugün bile dillerden düşmeyen bir şarkıya dönüşmüş Pirosmani’nin aşkı. Şiirin adı ‘Milyon Kızıl Gül’. Uzunca bir şiir. Meraklısı internette bulup okur. Ben size finalini armağan ediyorum:

(…)

“Buluşma kısa sürdü.

Gece tren onu götürdü.

Fakat onun hayatında

çılgın güllerin şarkısı kaldı.

Ressam yalnız yaşadı,

bolca bela gördü.

Fakat onun hayatında

kocaman güllerle dolu bir meydan oldu hep.”

İşte böyle… Bir büyük şairin izini sürüp, gölgesinde ruhumu sağaltmaya çalışırken, bir dostun dilinden büyük bir ressamı kattım akıl ve gönül
defterime…

Bu yılın 3 Haziranı türkü bahçesinde adım atmadık yer bırakmayan Şevval Sam’ın konseriyle sona erdi. Moskova’da yaşayan binin üstünde Türkiyeli ve Nâzım hayranı Rus, bir ağızdan Nâzım söyledi, Nâzım dinledi. Nâzım’la paylaştıkları memleket hasretini Şevval’in sesiyle gidermeye çalıştı.

Dostlar evlerine, biz memlekete döndük.

Stockholm-Moskova-İstanbul hattında bir haftada üç ayrı haziran yaşadım.

Yolculuk güzeldir. Hele yolunuz tiyatrodan, şiirden, resimden, müzikten geçiyorsa; soğuk da sıcak da yağmur da hediyedir.

Yolsuz kalmayasınız…