'Bienalli' olmak ya da olmamak

İlkinden bugüne bütün İstanbul Bienali küratörleri 'İstanbul'u Hatırlamak' konferasında konuştu. Toplantı eleştirel sorgulama bakımından doyurucu değildi

2011 İstanbul Bienali’nin resmi afişi olarak mı tasarlandı bilmiyorum ama şimdiden dağıtılan bir afiş var gelecek bienalle ilgili: Üzerinde, Ekim 2008 ile Ekim 2010 arasında dünyada gerçekleştirilen hemen tüm bienal sergilerine ilişkin bir memorandum yer alıyor. Berlin’den Selanik’e, Gwangju’dan Sidney’ye yüzlerce sergi! Söz konusu afiş bir hatırlatma ama, bu etkinlikler silsilesinde hatırlanmanın, hatırı sayılır olmanın güçlüğünü akla getiriyor daha çok. Günümüzde bienal olgusu, bir kanıksanış, bir doyma noktası hissiyle gündeme geliyor artık; tartışılan sorular/sorunlar da pek değişmiyor:
Küreselleşme çağında bienaller nasıl bir kültürel/ekonomik/siyasal işlev üstleniyor? Bienallerin kültür turizmine katkısı ne? Kültür endüstrisinin vazgeçilmez bir unsuru haline gelen, adeta uluslararası birer panayıra benzeyen bienallerin kültürel bir model olarak düşünce üretme iddiası ne kadar inandırıcı? Bir bienali diğer kültür etkinliklerinden ayıran ne? Bir bienali diğer bienallerden ayıran ne? Günümüzde yerel sanat ortamlarının uluslararası hale gelebilmesinin tek yolu, yöntemi, koşulu bienaller mi? 

Kentlerin bienal ihtiyacı var mı?
Bu gibi sorular, son dönemde bienali olan/olmayan kentlerde düzenlenen çok sayıda ‘bienal sempozyumu’nda gündeme gelen konuların özeti. Örneğin geçen yıl Bergen’de gerçekleştirilen büyük bienal sempozyumunun ana konusu temel olarak, bir kentin bir bienale gereksinimi olup olmadığıydı.
Hatırı sayılır bir zamandır varolan bienaller ise, dünyanın dört bir yanındaki 300-400 (belki de şu an 500!) bienalin çoğu zaman aynı cemaat etrafında örülü sergiler/tartışmalar etrafında dönen etkinlikler olarak artık eski heyecanı vermemesini “Bienaller öldü mü, ölüyor mu, ölecek mi?” konusu bağlamında tartışıyorlar. Bu özeleştiri süreci, ne kadar eleştirel olabiliyor ne kadar sistem içi yakınma terapisi oluyor artık onu bu tip sempozyumları izleyenlerin takdirine bırakmak gerek. 

Dinamik kentler avantajlı
1990’lardan itibaren yaşanan ekonomik küreselleşmeye tekabül eden dünya sanat üretiminin bienalizasyonu sürecinde, hiç kuşku yok ki bu trene daha erken atlayan, ‘egzotik’ ama güncel anlamda da dinamik kentlerde gerçekleştirilen ve bienal modeli olarak kendini yenileme çabası içinde olan bienaller uluslararası ölçekte daha ilgi çekici ve dolayısıyla daha ‘başarılı’ sayılıyor. Bir bienalin yerel ölçekteki başarısı ise, İstanbul’da olduğu gibi, uluslararası başarısının esas ‘bonus’u olarak yıllar sonra da hissedilebiliyor. 

‘Özeleştiri sevgisi’nden mi?
26-27 Kasım’da Bilgi Üniversite-si’nde gerçekleştirilen “İstanbul’u Hatırlamak” konferansında da yine bienal olgusu tartışıldı; İKSV’nin düzenlediği etkinlikte İstanbul bienallerinin günümüze kadarki küratörleriyle, bienallere katılmış sanatçılar İstanbul Bienali deneyimlerini anlattı, ‘hatırlattı’. Bu konferansın neredeyse aynısının 2007’de 10. İstanbul Bienali çerçevesinde “Bienallerin Geleceği” başlığı altında gerçekleştirildiği düşünüldüğünde, “İstanbul’u Hatırlamak” unutkanlıktan mı(!) yoksa özeleştiri sevgisinden mi kaynaklanıyor, insan merak ediyor. Kısacası, bu yılki bienal küratörleri Adriano Pedrosa ve Jens Hoffmann’ın özellikle önem verdikleri ‘İstanbul’u Hatırlamak’ konferasında izlediğimiz ‘deneyim paylaşımı’, teorik düzeyde doyurucu olmadığı gibi, eleştirel bir sorgulama yerine ‘küratöryel yaratıcılığın’ izini sürmeye çalışan bir yaklaşım içinde gerçekleştirildiği için kültür endüstrisinin kişi kültü modellerini beslemekten öteye gidemedi. Oysa İstanbul Bienali, tüm başarılarına rağmen olumlu ve olumsuz yanlarıyla derinden irdelenmeyi hak eden bir etkinlik. Kısacası üç yıl arayla iki ‘kabul günü’ İstanbul’a fazla geldi!
Konferans konuşmaları, 2011’de yapılacak 12. İstanbul Bienali kapsamında bir kitapta toplanacak. Ayrıca ilgilenenler için Sibel Yardımcı’nın ‘Küreselleşen İstanbul’da Bienal’ (İletişim) kitabını da öneririm.