Bir sanat yapıtını yine 'cereyan çarptı'!

Ülkemizde açık alanlara yerleştirilen heykellerin akıbeti belli. Bizim kültürümüzde heykel, açıkça hâlâ sevilmiyor. Figüratifi de soyutu da açık alandaki doğa koşullarına değil, kültür koşullarına maruz kalıyor

Mehmet Aksoy’un yaşamöyküsü, Türkiye’de bir heykeltıraşın başarılı sayılabilmesi için gerekli tüm ölçütleri barındırır: Çok sayıda sergi, yurtdışında etkinlikler, devlet ve özel sektör siparişleriyle açık alanlarda çok sayıda heykelinin sergilenmesi, kataloglar...
Deyim yerindeyse heykelin ‘emekçisi’ bir sanatçıdır Aksoy; Türkiye koşullarında bir heykeltıraş olarak belli bir standardı koruyarak varolabilmenin yoğun çabasını harcamış bir kişidir. Gelin görün ki son 20 yılın açık alanda heykel tartışmalarının en ateşlileri de onun heykelleri etrafında yaşandı: on yıl kadar önce ‘içine tükürülen’ de bugün ‘ucube’ yakıştırması yapılan heykel de onun heykelleri. İçine tükürme meselesinde estetik ölçütlerden çok müstehcenlik düşüncesi rol oynamıştı; ‘ucube’de ise bir açık alan heykel düzenlemesinin yerine yakışması/yakışmaması bağlamında estetik beğeniler devreye giriyor. Resmi otorite tarafından bu kadar açık bir biçimde dile getirilmesi de tabii şaşkınlık yaratıyor. 

Heykel bizde sevilmiyor
Fakat bu şaşkınlık niye? Ülkemizde açık alanlara yerleştirilen heykellerin akıbeti belli. Bizim kültürümüzde heykel, açıkça hâlâ sevilmeyen bir olgu. Figüratifi de soyutu da açık alandaki doğa koşullarına değil, kültür koşullarına maruz kalıyor genellikle! Pek çoğunun estetik açıdan zayıf kaldığı da bir gerçek, ama başka türlü olması da zaten zor: Heykellerin ısmarlanıp yerine yerleştirildikten sonra kaldırılmaması savunuluyor savunulmasına da açık alanlara yerleştirilene kadarki süreçler yeterince sorgulanmıyor bizde. Şimdi artık ‘açık alan’ değil, ‘kamusal alan’ diyeceğim: Kamusal alanlarımıza yerleştirilen heykellerin o alanlara yerleştirilmesine kimler, nasıl karar veriyor? Bu kararların alınmasında herhangi bir sanat uzmanı/kurulu rol oynuyor mu? Sanatçı, verili bir konuyu görselleştirirken ne kadar özgür davranabiliyor? Ne kadar bütçe harcanıyor? Kamusal alanda sanat yapıtlarının yerel yönetimlerce ve yerel yönetim değişse de korunma koşulları hangi yasal çerçevede düzenleniyor? Kamusal alandan söz etmeye, zaten bu konularda şeffaflık sağlanabildiği ölçüde başlayabiliriz.
O zaman tartışmalar, bir heykel yerine yerleştirilmeden başlar ve biter. Kamusal irade daha belirleyeci bir rol oynadığında, çevrede birdenbire beliren birtakım nesneler yabancı birer ‘şey’ olmaktan çıkar, bize ait bir şeye dönüşür. Biz sahibi değiliz ki heykellerimizin! Heykellere, sanat yapıtlarına hakaret edildiğinde savunduğumuz, yine ‘kendimizce’ bir demokrasi. 

Bu dizi 50’lerde başladı
Açık alanlarda heykel meselesi böyle işlediği sürece Türkiye’de 1950’li yıllardan beri seyrettiğimiz ‘dizi’nin son bulması çok zor görünüyor. Ben size dizinin ilk bölümlerini hatırlatayım: 1956 yılında ülke sanatına destek amacıyla CHP’nin ‘Yurt Gezileri’ programının bir benzerini Demokrat Parti ‘Vilayet Resimleri’ adı altında düzenler. Ressamlar Türkiye’nin çeşitli illerine giderler, resimler yaparlar. Yapılan resimler arasından bir kısmı seçici kurulun (başında da Bedri Rahmi Eyüboğlu vardır) tercihleri doğrultusunda devlet tarafından satın alınacak, Meclis binasına asılacaktır. Bu projede her şey kitabına uygundur (seçici kurul vs.) ama demokrasi de çok yenidir! Resimden anladığını iddia eden DP milletekili Burhanettin Onat çıkar, seçici kurulun yönünü belirleyen ‘yeni resim cereyanları’nı ‘soysuz sanat’ olarak nitelendirir, yalnız Meclis’e sokulmaması değil, Güzel Sanatlar Akademisi’nden de ‘Kulağından tutulup kapı dışarı fırlatılana kadar kininin sönmeyeceğini’ söyler. Sanat ortamında devletin, sanatın ve sanatçının özerkliğine doğrudan müdahalesi olarak algılanan bu tavır, elbette ki büyük bir tepkiyle karşılanır. Ama zaten sanat/sanatçı özerkliği nedir; nasıl alınır, nasıl verilir; o günlerden bugüne hâlâ çözemediğimiz galiba işte odur.