Sanal manzaralar, natürmortlar...

100 yıl önce Cézanne'ın masasında elmalar armutlar vardı; 50 yıl önce Warhol'un masasında kola şişeleri, çorba konserveleri, deterjan kutuları. Bugünün sanatçısının 'masaüstü' ise birtakım ikonlarla dolu

İster kalabalık bir kentte beton yığınlarının arasında ister daha kırsal bir bölgede biraz daha yeşil doğa içinde yaşayalım, bugün pek çoğumuzun belleğine kazınmış bir doğa manzarası var. Gitmemiş olsak da görmemiş olsak da o manzara, hepimizin manzarası oluvermiş durumda: Windows’un artık klasik sayılan o alabildiğine yeşil tepeli kır manzarası...
Pek çoğumuzun en çok ziyaret ettiği doğa alanının orası olduğu kesin! Dünyanın dört bir yanında birbirine yabancı milyonlarca insanın paylaştığı ortak bir imge olarak bugünün manzarasına dair bir simge olduğunu da düşünmek mümkün. ınsansız, boş, sessiz bir yer ve neresi olduğu belli değil. Çağrışımdan, hayalden, tasarımdan ibaret ticari bir görüntü. Çeşitli varyasyonları da var ama aslında hepsi aynı. Biz artık orada yaşıyoruz.
Genç sanatçı Yağız Özgen, Sanatorium’da geçen günlerde açılan ilk kişisel sergisinde, o sanal manzaranın içinde yetişmiş kuşağın bir mensubu olarak kendi doğasını gündeme getiren ilginç resimleriyle dikkat çekiyor. Serginin başlığından da anlaşılabileceği gibi (“C://still_life”) Özgen’in meselesi günümüze özgü natürmortlar yapmak. Gerçekten, bugün natürmort yapmaya kalkışan bir sanatçı, neyin resmini yapar? Bugünün sanatçısının atölyesi neresidir, nasıl bir yerdir? Atölyesindeki masanın üstünde bir sanatçı neler bulundurur, nelere bakar? Aşağı yukarı 100 yıl önce Cézanne’ın masasında elmalar armutlar vardı; 50 yıl önce Warhol’un masasında kola şişeleri, çorba konserveleri, deterjan kutuları. Bugünün sanatçısının ‘masaüstü’ ise birtakım ikonlarla dolu; programlar, dosyalar, dijital görüntülerle. 

Gerçekliğin doğası
Alman küratör Martina Weinhart’ın dediği gibi, bugünün sanatçısına dair zihnimize kazınmakta olan ‘portre’ de zaten değişiyor artık: Boya ve tuval yerine elinin altında dizüstü bilgisayar ve cep telefonu; atölyeye kapanan yalnız romantik yerine, toplantıdan toplantıya, açılıştan açılışa yetişmeye çalışan bir sosyal yaratık! Gerçi Özgen’in durumu biraz farklı: O bu ‘dijital’ dünya görüntüsünü yaratmak için atölyede, yine tuvalle, boyayla çalışmış ve belli ki orada epey vakit harcamış!
Özgen’in çalışmaları, çoğunlukla tuval üzerine yağlıboya ve ince detay gerektiren çalışma tekniğiyle, aslında görünür kıldığı dijital teknoloji egemenliğine karşı geleneksel zaman ve mekân olgularına işaret ediyor. Görüntü yaratmanın en yüksek teknolojisini, en düşük yoğunluklu, en geleneksel görüntü teknolojisi olan resimle anlatıyor. Resmin yanı sıra dijital fotoğraf ve video gibi ifade araçları kullanan Özgen’in sanatının ana konusu da aslında günümüzde görüntünün, daha da ileri gidersek görünen gerçekliğin doğasına ilişkin dönüşüm. Sanal gerçeklikler içinde yolunu bulmaya çalışan göz, düşünce, duygu.
“C://still_life” sergisindeki en dikkat çekici resimlerden biri, sanatçının kendi bilgisayar masaüstünün tuval üzerine yağlıboya bir görünümü: aslında bir zamane sanatçı atölyesinin temsili olarak sergide karşılaştığımız tüm görüntülerin imalat süreçlerini gözler önüne seren bir duvar. Sergideki görüntülerin hepsi de bilgisayar teknolojisinin yarattığı, sanatçı tarafından harmanlanmış hazır-imgeler: Dolayısıyla, gerçek bir mekâna, gerçek bir insana, gerçek bir olaya bakıyormuş hissine kapılmayın sakın (Baudrillard’ın kulakları çınlasın!). 

Birer teknoloji kolajı
Bu açıdan bakıldığında Yağız Özgen’in resimlerini aslında birer tekno-kolaj olarak düşünebiliriz. 1960’ların pop sanatçıları gibi, hazır-imgelerden yararlanarak, ama kesip yapıştırmadan kolaj yapıyor; bulup ilgisini çeken hazır-imgelerden yeni kompozisyonlar yaratıyor. Ve çok tanıdık hale gelmeye başlayan yeni bir dünyanın ‘yüzey’deki görüntüsünü yansıtıyor; görüntünün arkasına dair yorumu izleyiciye bırakıyor.
(5 şubat’a kadar Sanatorium’da; tel 0212 292 91 60)