Yaşlılık ve ölüme dair

İnsan hayatının gelip geçiciliğini simgeleyen nesnelere yer veren alegorik natürmortlar, yani 'vanitas' dediğimiz türde resimler, çeşitli nedenlerle, yaygın olarak 17. yüzyılda Hollanda'da üretilmeye başlandı.

İnsan hayatının gelip geçiciliğini simgeleyen nesnelere yer veren alegorik natürmortlar, yani 'vanitas' dediğimiz türde resimler, çeşitli nedenlerle, yaygın olarak 17. yüzyılda Hollanda'da üretilmeye başlandı. O dönemde, ölümü simgelemek için açık göstergelerin yer aldığı vanitas'ların yanı sıra, hemen her türlü natürmortta örtük de olsa bir 'öte dünya' mesajı vardı. Örneğin taptaze çiçeklerin arasına sevimsiz bir karasinek koyarak , güzel bir sofranın kenarına bir saat iliştirerek, bir müzik aletinin tek telini kopmuş göstererek bütün dünyevi hazların sonunda gelip geçtiğini gösteriveriyorlardı. Tabii gören gözlere!
Pınar Yolaçan'ın 'Faniler' sergisi, yalnızca başlığından değil, sakatat gibi bir malzeme kullanmasından, ayrıca yaşlı modellerle çalışmasından da anlaşılabileceği gibi, bir 'vanitas' boyutu taşıyor. Ancak sanatçı, gelip geçicilik düşüncesinin altını çizmek adına natürmort yerine, yine son derece geleneksel bir tür olarak portreyi kullanıyor. Edebiyatta, sinemada yaşlılık temasına rastlayabilirsiniz ama günümüz sanatında bunun örnekleri pek kısıtlıdır. Akla, 60 yaşından sonra kendi çıplak bedenini yakın planda fotoğrafladığı oto-portreleriyle ünlenen John Coplans geliyor. İçinde yaşadığımız kültürün ve özellikle görsel kültürün- yaşlılığı aslında ne kadar dışladığını ve yok saydığını, sanatın da sonuçta bundan hiç geri kalmadığını örtük bir biçimde söyleyen bu fotoğraflar, böylece hemen hiç ele alınmayan bir konuyu gündeme getirmişti. Pınar Yolaçan'ın 'Faniler' başlıklı fotoğraf dizisinde ise, yaşlı kadınlar var. Bu fotoğraflarda her şeyden önce, yılların izini taşıyan yüzlerindeki ifadelerin ne çok şey anlattığı dikkat çekiyor.
Yolaçan başarılı bir portreci; çünkü objektifini, konunun ta içine dalabileceğimiz derinliklere kadar sokabiliyor. Moda tasarımı, heykel, resim ve fotoğraf gibi farklı disiplinlerden yaratıcı bir bileşimi ortaya koyabilmesi, Yolaçan'ın dikkat çeken bir diğer yönü. Sanatsal gelenekle olduğu kadar, geleneksel düşünce yapılarıyla uğraştığı 'Faniler' dizisinde modellerini kendi tasarladığı etten giysilerle giydiren sanatçı, böylece sıradan giysilerin sakladığını, kendi tasarladığı giysilerle iyice açık ediyor.
Giysilerin ve portrelerin bir kısmının 19. yüzyıl Viktoryen tarzında olması da anlamlı: Yolaçan, Batılı, beyaz, 'kibirli' kadınları 'resmediyor', onlara şatafatlı, barok giysiler giydiriyor. Sanki hayatın hep içinde/merkezinde olunabilirmiş gibi gösterilen/görünen kadınlar bunlar, oysa hiç kuşkusuz onlar da, Baudrillard'ın dediği gibi hastalığı, yaşlılığı, ölümü çeşitli görünümler altında sterilize etmeye ve gözlerden uzak kılmaya çabalayan Batı toplumlarının mensubu olarak kendilerine özgü bir bedel ödüyorlar. Yolaçan'ın bu kadınları atmosfer olarak 'beyaz' bir duygu yaratarak, dolayısıyla saflık ve 'meleksilik' gibi bir izlenimi yansıtarak sunması; öte yandan onlara etten giysiler giydirirken bu giysilerin yarattığı ürpertiyi ve bulantıyı da kullanması, hem duygusal, hem ironik bir sonuç yaratıyor.
İlginç ve sıra dışı
1981 Ankara doğumlu olan, eğitimini ise yurtdışında tanınmış sanat okullarında tamamlayan Pınar Yolaçan'ın 2001-2004 arasına tarihlenen ve daha önce New York'ta sergilenen fotoğraflarını İstanbul'da toplu halde görmek sevindirici. Gençliği, ister Türkiye'de ister dünyanın başka bir yerinde ama sonuçta 1980'lerde ve 90'larda geçmiş bir sanatçının yaşlılıkla ilgilenmesi ise, son derece ilginç ve sıra dışı! Portre olgusuna ve geleneğine çağdaş bir yorum getiren, herkesin kendi yaşlılığını bazen hüzünlenerek, bazen gülerek düşünebileceği bir zaman kesiti olanağı sunan bu sergiyi kaçırmayın. 28 Mart'a kadar Yapı Kredi Kâzım Taşkent Sanat Galerisi'nde.