'24 saatin bilançosu'

Şu yaşıma geldim, mönüsünde asker olmayan tek gün, tek öğün görmedim. Her gün, her gün aynı mevzu... Asker de asker...

Şu yaşıma geldim, mönüsünde asker olmayan tek gün, tek öğün görmedim.
Her gün, her gün aynı mevzu... Asker de asker...
Malum meseleyi konuşup duruyoruz.
Artık, nakarata bağladık.
Dönüp dönüp bina okuyoruz.
Herkes, kendi ezberinden...
Daha da beteri, görünür vadede bu minval üzere gidecek olmamız.
***
Konuşmayıp da ne yapalım?
Muvazzaf bir albay, önce tutuklanıyor.
24 saat geçmeden, aynı mahkeme tarafından serbest bırakılıyor.
Gelin de şimdi, bu işi izah edin bana.
Ne anlatırsanız anlatın, milletin dilinden kurtaramazsınız.
Kabul edelim ki, tahrip gücü çok yüksek bir hareketti.
Hasar bilançosunu çıkarmak bile, ciddi zaman ister.
Tek bir hareketle, aynı anda yargının güvenilirliğini, TSK’nın imajını, siyaset kurumunun inandırıcılığını, demokrasimizin itibarını hırpalamayı başarıyoruz.
Helal olsun... Bize mahsus bir yetenek...
Neyimiz kaldı geriye?
Karambolde iş çeviriyor, çalakalem yazılar döşeniyor, en temel kurumlarımızı hoyratça yıpratıyoruz.
Hangimiz masum?
Har vurup, harman savuruyoruz.
24 saatlik bu hovardalığın, gereksiz güç gösterilerinin maliyetini düşünün...
Bize pahalıya patladığını anladığımızda, zaten geç olmuş demektir.
Hemen bugün başlasak bile, tahribatını telafi için geç...
Bu kadar ağır bir bedel ödemeye değdi mi?
O 24 saatte, ne değişti sonra?
Hakim heyeti mi, mahkeme mi, sanık mı, deliller mi?
Bazı şeylerin izahı yoktur.
Bu da onlardan biri olarak, kayıtlarımıza girdi.
Bunlar geçip gidiyor, gün gelip unutuluyor.
Ama bıraktıkları izler, kapanmıyor.
***
Sivil-asker ilişkileri üzerine konuşmak istiyordum.
Bir de baktım ki, lügatte hiç söz kalmamış.
Sadece Hasan Cemal’in asker sorunu üzerine yazdıkları uç uca eklense, Edirne’den Kars’a yol olur.
Yok eğer, külliyatın tamamını toplayalım derseniz, dünyanın beline bir kaç kat kuşak dolarsınız.
Ne varsa tükenmiş, gitmiş... Fakat dönüştürülebilir malzemeden...
Geri dönüşüm kutusundan alıp alıp kullanıyoruz.
Elde kalan son birkaç sözün kullanım hakkı da Hasan Cemal’de.
Bir defalığına ödünç alsam, bana kızmaz umarım.
***
Asıl ‘asker sorunu’, bizzat asker sorununun bu kadar tüketilmiş olmasıdır.
Sözü tükettik, ama sorun hâlâ duruyor.
Demokrasimizin, asker sorununu çözdüğünü kimse söyleyemez.
Kimse, bu konuda söyleyecek yeni bir şey de bulamaz.
Demirel klişelerini biliyorsunuz, ki en iyileridir.
‘Askeri, kendi kendini savunmak zorunda bırakmamalıyız.’
‘Kışlaya, mektebe, camiye siyaset sokmamalı.’
Söyle de söyle...
Atilla Koç’un tabiriyle, ‘Bizde laf ordusu kışlak kurmuş.’
Netice-i kelam ne?
Faydasız sözden Allah’a sığınan mı var?
O lazım, bu lazım da... Askerin de bu kadar ortalıkta olmaması lazım değil mi?
Yol yürümek isteyen, bir şekilde kalabalığı yarmak zorunda kalıyor.
Karışıklıkta kimin, kime omuz attığını görmek ne mümkün.
Havaya atılan her taş, askerin başına niye rastgelsin?
Haddi zatında o asker de, orda durmamalıydı.
Kendi halinde, işinde gücünde adama sataşan, baştan kusurlu olur.
Ya adam çok ortalıktaysa...
***
Bir evde, ikide bir huzursuzluk çıkıyorsa, tek taraflı değildir.
Tamam, ordumuzu çer çöpten sakınalım.
Yalnız, biz buna yetmiyoruz; askerimiz de biraz yardımcı olsun...
Bu yazı da, ‘asker sorunu’ üzerine yazılmış başı sonu olmayan o külliyata benden mütevazı bir katkı...
Kısa gelen yere yama yapılır artık.