Aman nazar değmesin!

Nazar, deyip geçmeyin. Mühim meseledir. Her şey iyi giderken kaza olursa, nazarda ararız sebebini.

Nazar, deyip geçmeyin. Mühim meseledir.
Her şey iyi giderken kaza olursa, nazarda ararız sebebini.
Düşen bir uçağın ardından, bunu söylemek bile cesaret işi haline geldi ya...
Bugün imdada yetişme günüm.
Ne Ertuğrul Özkök’ün, ne Ahmet Hakan’ın,
Ne de Yılmaz Özdilli’nin, ağır mahalle baskısı altında kalmasına gönlüm razı olmadı.
Hürriyet ilk gün, niçin ‘nazar değdi’ manşetiyle çıktı?
Aprondaki deveyle, hac terlikleriyle kaza arasında neden bir bağ kurulamazdı?
Uçak mühendisliğine soyunmaktansa, kazadan ders alsak, aynı duyguda buluşsak ne olurdu?
Cuma günü okudum.
Üçü de, sırayla bu çıplak gerçekleri izaha girişmişti.
Üçünün de, göğüslemek zorunda oldukları tepkiler vardı.
Sonra, dünkü gazetelere baktım, yazılanlara.
Daha iyi anladım, durumu.
Niçin, kafadan kimseyi suçlamıyorlardı?
Temel Kotil’in terliklerini neden sorumlu tutmuyorlardı?
Nasıl olur da, kazadan siyaset çıkarmıyorlardı?
Dedim ki, ya vicdanlar o deveye binip tatile çıktı, ya da düşen o uçaktaydılar...
Bence, bu kazadan çıkaracak bir ders daha olmalı.
Ölümden daha trajik ne olabilir?
Bu da mı, bizi aynı duyguda buluşturamayacak?
İlla, politize mi olmak lazım?
İlla, suçlu bulmak mı?
Hadi kazaya da, kadere de inanmıyorsunuz, diyelim.
‘Sliding Doors’ filmini de mi, hiç izlemediniz?
Birkaç saniye, hayatını bambaşka yapabiliyor insanın.
Geç kalınan bir uçak.
Kaçırılan bir otobüs.
Kapıları yüze kapanan bir tramvay.
Birkaç saniye, bir ömre bedel olabiliyor işte.
Anlamak, bu kadar zor mu gerçekten?
THY, memleketin en büyük milli markası.
Ben de, hoşlanmıyorum aprondaki deveden.
Hac dönüşü, terlikli fotoğraf, bana da şık görünmüyor.
Fakat THY, küçülmedi, büyüdü.
Bu gerçeği, ne yapacağız?
Bunu söylemek, neden mesele olsun?
Nazar değdi demek, neden tepki alsın?
Adı üstünde, kaza.
İhmal de, kusur da arayalım.
Ama bulamadıysak...
Badem bıyıkların arkasındaki insanı görsek, ne olur?
Azrail dedikleri, ne partiden anlıyor, ne yaşam biçiminden.
Herkesi bir görüyor.
Bari, Azrail’e karşı birleşelim.
Unutmayalım sonra; sustukça sıra bize de gelecek.
Skandal olması şart değil.
Ölüm sessizce de çalabiliyor, kapımızı.
Sevimsiz biliyorum ama...
Ölümü bile politize etmekten daha sevimsiz ne olabilir ki...
***
Susmuyorum işte!
Ölüm gerçeği karşısında...
Buluşuyorum musalla taşında, hepsiyle.
Bakıyorum; eşitlenmişiz.
Azrail, hükmünü icra etmiş.
Bir uçak, bir kaza, bozuvermiş bütün ezberlerimizi...
Ölümü görmüşüz hepimiz, aynı kazada...
Cenazede yan yana saf tutmuşuz...
Nasıl bilirdiniz, mevtayı?
Dilimin ucuna neler geliyor, neler?
Ama Azrail’i görünce karşımda,
Lâl kesiliyorum...
Unutuyorum bütün bildiklerimi.
Ölüm, diyelim ki, bir uçakta yakalamış beni.
Kendi cenazemin ardından bakıyorum.
Kazaya, kaza diyorum...
THY’na da, nazar değdi.
Susmuyorum işte.

Dinime söven kim olsa...
Medyatik hazımsızlıktan bahsetmiştim.
Alın size, bizzat muhatap olduğum iki örnek.
Birincisi: Sabah yazarı Hıncal Uluç.
Yazılarında adımı geçirmeyi alışkanlık haline getirdi.
Bir süredir, bekleme odasında tutuyordum.
Sırası geldi, şimdi huzura alıyorum.
Yok, Sabah’a geçmemiş olmam, gazetesinin bağımsızlığına kanıtmış.
Yok, Radikal’de başlamam, grubun maliyeye karşı önlem aldığını düşündürtmüş.
Hazret, neler de düşünürmüş.
Aklıma ne geldi, dersiniz?
Muhayyilesi amma genişmiş, evet de; dinime söven bari Hıncal Uluç olmasa...
Tuttuğun köşeden particilik yapan, sen...
Okurlarına, kime oy vereceklerini buyuran, sen...
CHP’de, alenen parti içi siyasete taraf olan, sen...
Sonra, benim gazete tercihime, siyasi anlam yükleyen de, sen...
Sen ha!...
Tarafsızlık ha!...
Güldürme beni.
Hadi Allah’tan korkmazsın;
Kuldan da mı utanman yok?
Gel, şöyle bağlayalım:
Senin gazeten, sana...
Benimki de, bana...
***
İkincisi: Akreditasyonla ilgili hakkımda açılan dava.
Güya mahkemeye demişim ki, doğru haber de yalanlanabilir.
Tuhaf ama, bu da oldu.
Bir defa, benden öyle bir söz hiç çıkmadı.
O dediğiniz sakın, avukatım Beren Şentürk’ün dava dilekçesine cevabı olmasın?
Kastınız oysa bile, bu nasıl bir çarpıtma!
Konuşan avukatım, söyledikleri de, hukuki mütalaası.
Diyelim ki, avukatımı, ben zannettiniz.
Karıştırdığınız, sadece kişiler değil ki.
Hukuk karşısında, yalanlamanın hükmü, başka.
Haberinizin yalan olup olmadığı, bambaşka.
Bunu da mı, anlamadınız?
O zaman, son bir kez deneyelim.
Bakın bakalım, ‘müvekkilim’ diye başlayan o bölüm, nasıl bitiyor:
“... Haberde en küçük bir gerçeklik payı yoksa... yalan olduğunu iddia edenin hukuk kurallarına aykırı davrandığı iddia edilemez...”
Devamını, zaten biliyor olmalısınız...

Benjamin Button üzüntüm
Bu yılın Oscar ödülleri, bende hayal kırıklığı yarattı.
Benjamin Button’a çok haksızlık yapıldığını düşünüyorum.
En iyi görsel efekt, en iyi makyaj, en iyi sanat yönetmeni.
Hepsi, bu muydu?
Hadi olmadı, bari yeni bir dal icad edilip ‘en iyi cesaret’ ödülü verilmeliydi.
İşte sebeplerim:
-Süper bilgisayar Cosmos’un yapamadığını yaptığı...
-Hayatın başlangıcı ile sonunu, büyük patlama ile kara delikleri birlikte açıklayan ‘her şeyin teorisini’ bulduğu;
-Zamanın kısa bir tarihini Stephen Hawking’den daha basit anlattığı;
-Büyük olanın içinde hepimizin ayrı bir hikâyesi var, dedirttiği;
-Hayatı parçalara ayırıp tekrar birleştirebildiği;
-Bunu yüzüne gözüne bulaştırmadan yaptığı;
-Sıkmadan uzattığı;
-Brad Pitt’i uzun süre genç ve yakışıklı göstermediği;
-Bütün bunlardan sonra bile, takdir edilmemeyi göze aldığı için...
Tavsiye ederim, hâlâ gidemeyenler mutlaka izlesin.