'Amerikan yüzyılının sonu' mu dediniz? Palavra!

Başbakan Erdoğan'la ABD seyahatine katılan gazeteci heyetindeyim. Pazar sabahı, siz bu satırları okumaya başladığınızda, ANA uçağı çoktan havalanmış olacak.

Başbakan Erdoğan’la ABD seyahatine katılan gazeteci heyetindeyim.
Pazar sabahı, siz bu satırları okumaya başladığınızda, ANA uçağı çoktan havalanmış olacak.
Yazmaya otururken, ziyaretin gündemine yeniden baktım.
Stratejik ortaklık ilişkimiz, geniş bir işbirliği yelpazesine sahip:
Terörle mücadelede, PKK’nın silahsızlandırılması ve Afganistan’daki NATO güçlerinin takviyesi.
Enerji tedarikinde kaynakların çeşitlendirilmesi ve arz güvenliği... Ki Türkiye, Doğu-Batı arasında kilit bir koridor haline geldi.
Yüzyıldır durulmayan ‘geniş Ortadoğu’ coğrafyasında...
İran’la nükleer silah krizinin çözülmesi; Irak’ın parçalanmadan iç barışa, demokratik istikrara kavuşturulması; Ermenistan’la ilişkilerimizin normalleştirilmesi; İsrail-Filistin-Suriye ihtilaflarının aşılması...
Medeniyetler çatışmasını önleyecek küresel barış projeleri...
AB ile bütünleşmemiz, Kıbrıs’ta kalıcı barışın sağlanması, Darfur başta olmak üzere güney yarımkürede yoksullukla, şiddetle, cehaletle mücadele...
Kısacası; küresel düzeni bozan her şey...
Söyler misiniz; başıbozuk bir dünyaya çekidüzen vermek, kimin gönlünden geçmez ki?
Fakat bu sorunların altından tek başına kalkmak, hiç bir yiğidin harcı değil...
Ne biz ABD’siz, ne de ABD biz’siz yapabilir.
***
Sonra, her gün kaç yabancı heyetin, kaç bakan, başbakan ve devlet başkanının Washington’dan gelip geçtiğini hatırladım.
Beyaz Saray’ın ve Dışişleri Bakanlığı’nın haftalık programlarına gözatmak geldi aklıma.
Değişen bir şey yokmuş işte...
Bütün yollar hâlâ Yeni Roma’ya çıkıyor, yani Washington’a.
‘Âleme nizam verme’nin lafı bizden, icraatı ise ABD’den gelmeye devam ediyor.
Neden kuru gürültüye, hamasete hiç tahammülümün kalmadığını fark ettim.
Akranlarım anlayacaktır beni...
Gençliğim, ‘Amerikan Yüzylının Sonu’nu bekleyerek geçti.
Mustafa Özel’in bu başlığı taşıyan kitabını yeni okumuştum, Washington’a ilk gelişimde.
Heyhat ki, çöktü çöküyor dedikleri o mihrap, duruyordu yerli yerinde.
İçine girdikçe, altın çağını daha yeni yaşayan bir ülke gördüm.
Onun için bana, ‘’Soğuk Savaş’la birlikte,  Amerikan yüzyılının da sonu geldi’’ demeyin.
Palavraymış meğer!...O kadar ki...
Hayalpereset maceracıların, anti-Amerikancılıktan bedava geçinen popülist siyasetçilerin bize ettiği kötülükleri saymaya bile değmez.
***
Şimdi orta yaş sendromunu atlatmış, ergenlik sivilcelerini kaybetmiş, yolun yarısını geride bırakmışken...
Arkama dönüp baktığımda, yıkık dökük idealler görüyorum.
Ve yazık ki o idealler, yerine daha iyisini koymaktan çok, mevcut dünyayı yıkmak üzerine kuruluymuş.
Dünyayı değiştirmekten anladığımız buymuş, şimdi şimdi farkına varıyorum.
‘Daha iyi bir dünya’ sloganı, içimizdeki eziklik öfkesinin, sahip olamadığımızı tahrip etme arzusunun maskesiymiş aslında.
Biz, o maskeye gençliğimizi gömdük, hesabını kime soralım şimdi?
Kimse karşımıza dikilip, ‘Sam Amca’ya sövmeyi bırakın da, onu yenmeye bakın’, demedi.
Amerika çökse, dünya daha iyi bir yer mi olacak?
Tek taraflı, saldırgan, tahakkümcü, dayatmacı Amerikan dış siyasetine bütün itirazlarıma rağmen... Bu soruya, bugün gönül rahatlığıyla ‘Evet’ diyemiyorum.
Ne ürettiğimize bakınca, bunu siz söyleyebilir misiniz?
Yerine koyacağımız daha iyi, daha adil, daha insani, daha barışçıl bir güç, görünmüyor henüz ufukta.
Sadece ekonomik ve askeri üstünlük değil, entellektüel üstünlüğünü de koruyor ABD.
Üniversiteleri, think-tank’larıyla, kitabıyla, sanatıyla, sinemasıyla...Entellektüel kapasitesi, kültürel hegemonyasıyla...
Sadece bize, İslam dünyasına değil, Avrupa’ya, Çin’e, Rusya’ya karşı da öyle değil mi?
Amerikan düzenini beğenmeyenler için tek yol, daha iyisini yapmaktır.
Yoksa, ezbere atıp tutmak kolay...