Arsızlık ve cesaret

Avrupa Parlamentosu seçimleri bitti; çıplak birkaç gerçek kaldı, geriye. Şimdi, o gerçeklerle baş başayız.

Avrupa Parlamentosu seçimleri bitti; çıplak birkaç gerçek kaldı, geriye.
Şimdi, o gerçeklerle baş başayız.
Kim arsız, kim cesur?
Bir başbakanın mahremine ait fotoğrafları yayımlayan mı?...
Yoksa, ‘O benim de, perdeyi çektikten sonra size ne!’ diyen mi?
Bu gerçekle yüzleşip, hesaplaşmanın vakti geldi, bence.
Çünkü, rakip siyasetçilerin nasıl küçük düşürüldüğüne, utandırıldığına, rezil rüsva edildiğine şahit olduk.
Hiç merhamet görmediler.
Özel hayatları param parça edilip, dedikodu canavarlarının ağzına atıldı.
Ama, hedeflerin siyaseten katline matuf o linç kampanyaları, ters tepti.
AP seçimlerinden soğukkanlı paparazziler değil,
onların mağdurları galip çıktı.
***
Medya, belden aşağısına çok çalıştı.
Muhafazakâr liderlerin yatak odalarına kadar girilse, yine iyi...
Orada ne
bulunduysa pazara çıkarıldı.
Sokağa saçılmayan ne kirli çamaşırları kaldı, ne de gizli günahları...
Hepsi bir bir ifşa edildi; arkasına saklanacak bir kuru incir yaprağına bile muhtaç haldeler.
Mahremlerini geçtim, bedenleri bile kamuoyuna teşhir edildi.
Kişisel günahları, alenileştirildi; herkesin gözü önünde çırılçıplak soyunmaya zorlandılar.
Sarkozy, eşi
Carla Bruni’nin erotik pozlarıyla vurulmuştu zaten.
Merkel’in
plajda mayo değişirken çekilen resmi de basılmıştı.
Berlusconi’nin Sardunya’daki yazlığından o çılgın parti fotoğrafları, hâlâ gündemde.
Çek eski Başbakanı Topolanek’in anadan üryan görüntüsü, son dakika darbesiydi.
Demek ki medyanın da, siyasetin de çivisi çıktı.
Ne tür bir alamete bindiğimizden emin değilim.
Ama ar damarı çatlamış, haya perdesi yırtılmış garip bir dünyaya doğru dört nala gittiğimiz kesin.
***
Gördüklerimiz, bizdeki siyasi alışkanlıklara ne kadar uzak dersiniz?
Farkı, ben söyleyeyim size.
29 Mart seçimlerinde bazı adaylar, benzer kampanyalara maruz kalmıştı.
Dedikodusu bile yetti.
Acımasız şantaj çarkları onların aleyhine işledi; öğütüldüler, örselendiler, diri diri doğrandılar.
Kimse de ses çıkarmadı.
Özel hayat casusluğunun,
daha önce başka mesleklerden de
kurbanları oldu.
Medya, iş ya da sanat dünyaları, galiba bağışıklık kazanmış...
Bünye, oralarda kendinden kurbanları bu kadar kolay feda etmiyor.
Avrupa’ya gelince...
AP seçimleri, merkez sağın
zaferiyle sonuçlandı.
Seçmen, o kampanyaların gaddarlığına ortak olmadı.
Linç çağrılarına kulak asmadı.
Utandırılan, ele güne karşı rezil edilenler, kazandı.
Çünkü seçmen, özel günah defterlerini oylamayı
reddetti.
Ne de olsa, o
fotoğraflardan
dolayı kendilerine, ailelerine ve inanıyorlarsa tanrılarına karşı mesuller.
“Herkesin günahı kendi boynuna, hesaplarını oraya verirler” dedi.
***
Yatak odası ya da banyo hali çekilip kampanya afişi yapılsa, kim utanmaz?
Avrupa’nın
muhafazakar
siyasetinin içine düştüğü durum, ayrı bir tartışma konusu.
Merkel, Sarkozy, Berlusconi ve
Topolanek...
Merkez sağ
siyasetin bu yeni çehresini, onlarda görüyoruz.
Onların verdiği profil böyle de, öncekilerin çok mu farklıydı sanki.
Belki, bu kadar dile düşmemişlerdi.
Hayır, ben özel hayatlarını tartışmıyorum.
Özel hayatlarına tasallut eden arsızlığa karşı, cesurca mahremlerine sahip çıkmalarından söz ediyorum.
Arsızlıkla cesaret arasındaki çizgi yeniden çiziliyor, sınırlar başka bir hat üzerinden tekrar çekiliyor.
Belki de o
şantajların geri tepmesinde, bu duruş etkili oldu.
***
Berlusconi, Sardunya fotoğrafları için şöyle demiş:
“Onlar, masum kareler... Siz, banyoya ceket-kıravatla mı girersiniz?”
Sahip çıkmak yerine, ‘O çıplak adam ben değilim, misafirlerimden biri’ deyip, arkadaşını satabilirdi de...
Jakuzi keyfinde yakalanan Topolanek de, ‘O benim’ diye, çıktı ortaya; arkadaşının arkasına saklanmadı.
Buna ben, ‘muhafazakârlık, ar perdesini değil, olsa olsa riya perdesini yırtıyor’ derim.
Çünkü, ‘ar damarı çatlamış’ diye, kendi kendini ya da başkasını teşhir edene söylenir.

Fazıl Say neden yoktu?
BBC Music dergisinin haziran sayısında ilginç bir dosya yayınlanmış;
‘Müziğin en büyük harika çocukları’...
Doğan Hızlan, salı günü yazınca fark ettim.
‘Mozart, Harika Çocuk değilmiş’, diyordu.
Listede 10 isim var, ama aralarında Mozart yokmuş.
Oysa, bir çoğumuz gibi Doğan Hızlan da ilk sırada onun adını görmeyi bekliyormuş.
Ben, o listeye farklı
bir gözle baktım.
‘Harika çocuk’ payesini kazanbilmek için 18 yaşından evvel bir beste yapma şartı aranıyor.
Mozart’ın 14’ünde bir
bestesi var, ama mucize sayılacak kadar iyi değilmiş.
Peki bizim Fazıl Say’a ne demeli?
Piyanonun dahi çocuğu değil miydi?
Daha ilk satırından itibaren aklıma Fazıl Say geldi.
Listede heyecanla onun adını aradım, fakat bulamadım.
Mozart’ın o listeye girememiş olması Doğan Hızlan’ı ne kadar şaşırttıysa, ben de Fazıl Say’ı göremeyince işte o kadar şaşırdım.
Doğan Hızlan, beklentisinin boş çıkmasını ‘yanılgı’ olarak ifade etmiş.
Bense, ‘hayal kırıklığı’ diyorum.
Bunca zamandır boşuna mı ‘piyanonun harika çocuğu’ deyip, el üstünde gezdirdiler bize?