Ata binmek, ok atmak, yalan söylememek

Delikan-lılığın şartı üçtür; Ata binmek, ok atmak ve yalan söylememek.

Delikan-lılığın şartı üçtür;
Ata binmek, ok atmak ve yalan söylememek.
Rüştünü ispat etmek isteyen her delikanlıya lazım bir üçleme...
Bu üç haslete birden sahip olmayan, delikanlılığa adım atmış sayılmaz.
Ancak ondan sonra, cengaver yiğitlerle aynı sofraya oturabilir.
Erkanını yerine getirmişse eğer, mertlikten dem vurup, evlilik çağındaki kızlara talip olabilir.
Tarihçilerin babası Herodot’un anlattıklarına bakılırsa, evvel zaman içinde olmuş bunlar.
En azından milattan önde 5. yüzyıl civarlarında Pers ülkesinde durum böyleymiş.
Gel gelelim bizim diyarlara...
Siyasette, iş âleminde, matbuat dünyamızda çok sık rastlaşırsınız.
Afilli süvariler, gösterişli okçular pek çoktur.
Atıp tutmakta da üstlerine yoktur.
Tek kusurları, ne hikmetse yalana karşı koyamamaları...
Bu zaaftan azade çok az bulunur.
Dedim ki; acaba tarih kitaplarındaki hükümleri nedir?
Keskin bıçak ağzından çıkmış gibi zehir zemberek siyasi nutuklarda yalan varsa...
Onları irad edenler, delikanlı mıdır mesela?
***
Terör sorununu, Kürt meselesini halledelim derken...
Bu kavgayı nasıl bitireceğimizi konuşurken...
Bir de baktık ki, başka bir kavganın ortasına çekiliyoruz.
Başımızdaki büyük bela yetmezmiş gibi, yeni çatışma kutupları oluşturuluyor.
Esas kavganın tarafları, bu yeni çatışmacıların yanında çok daha makûl, munis ve hatta uzlaşmacı kalmadı mı?
Neredeyse DTP, araya girip hakemliğe soyunacak, ‘Yapmayın, etmeyin’ diye CHP ile MHP’den ricacı olacak...
Yakında DTP, devletle  siyasi muhalefet arasında arabuluculuğa soyunursa, şaşırmayın sakın.
***
Düştüğümüz hale, bir de bu yandan bakın...
Ulusal güvenlik konuları, devlet iradesi gerektirir.
Çatışma teorileri de, devletin en bencil aktör olduğunu söyler.
Çözümün tıkandığı yer, daima devletlerin hep kendine yontan bencil tavrıdır.
Çatışmanın doğasında, güç mücadelesi saklıdır çünkü.
Ve bu mücadeleyi kaybeden devlet de, devlet olmaz.
Fakat bizim hikâyemizde devlet, her nasılsa güç kazanacağı bir çözüm iradesi geliştirmiş...
‘Helal olsun!’ demek; takdir, teşvik etmek varken...
Bu kez siyasi muhalefet, devletten daha bencil, daha devletçi çıkmasın mı?
Karşı çıkıyor, bayrak açıyor.
***
‘Çatışma analizi ve çözümü’ gibi teorik derslere hiç girmeyelim.
Hayat pratiği, bize yeter.
Herhangi bir çatışmaya mı tanık oldunuz?
Çatışmanın sonu, başlangıcındadır.
Hemen başa dönün ve aktörlerini basit bir sınavdan geçirin.
Meşhur Süleyman kıssasıdır;
Aynı çocuk üzerinde annelik hakkı iddia eden iki kadın, huzura çıkar...
Dava, velayet davası...
İhtilaf, iki anne yüreği arasında...
Süleyman peygamber, çocuğu ikiye bölüp, yarı yarıya paylaştırmaktan başka çare kalmadığını söyler.
Hakiki anne, evladına kıydırır mı?
Hemen geri alır iddiasını; çocuk da ona kalır.
Çıkarılacak ders şudur;
Kim ki çocuğun gerçek annesidir, ona asla kıyamaz.
Kim ki, sahiden de birlik ve bütünlük davası güder...
İşte o kimse, çatışma dili kullanmaz, germez, sokakları tahrik etmez.
Birlik, bölerek, kamplaştırarak sağlanamaz.
Saralım dediğimiz yaraları kanırtarak, derinleştirerek milletin hakkı, hukuku müdafaa edilmez.
Demek ki millet, bunu yapanların umurunda değil.
Demek ki birlik, beraberlik adına yapılan konuşmalar, mutlaka bu amaca hizmet etmez.
Bazen yutkunmak, susmayı bilmek, geri çekilebilmek, nara atmaktan daha fazla büyüklük ister.
Çünkü haklı olan, insaflı olur.
Haklıya fazla sorumluluk yüklendiğinin farkındayım.
Hele haklı olmak, maruz kalınan haksızlığı katmerleştiren bir faktörken...
Ama hayat, zaten adil değildir ki...
***
Milletin damarına basan, delikanlıları galeyana getiren coşkulu nutuklarda, haklılık ve insaf ne arar!
Kaldı ki coşkunun köpüğü, yalan ve abartıdır.
Pers diyarında, çocuklara üç şey öğretilirmiş.
Ata binmek, iyi ok atmak ve yalan söylememek.
Bu üç basit marifet üzerine kurulu bir hayat tasavvur edin.
Ne değişirdi?
Bana göre, hemen her şey.
Ama kandırmaya ve kandırılmaya o kadar alışmışız ki...
Gerçeğe ne kadar tahammül gösterebiliriz?