Başbakan?ın çocukları...

Başbakan Erdoğan, çocuklarıyla ilgili haberlerden şikâyetçi. Peki, büsbütün haksız mı?

Başbakan Erdoğan, çocuklarıyla ilgili haberlerden şikâyetçi.
Peki, büsbütün haksız mı?
İsterseniz konumuz, Deniz Feneri davası olsun.
Ahmet Burak Erdoğan’ın adı, bu davaya nasıl karıştırıldı?
Bunun ‘kapatma davası’yla bir ilgisi var mıydı?
Hep birlikte bu soruya cevap arayalım.
***
Daha önce demiştim ki;
Medya-iktidar ilişkilerinin tıkanmasında yalan-yanlış haberlerin çok payı var.
Örnek olarak da Başbakan’ın aile fertlerine yönelik yayınları göstermiştim.
Çoğunlukla CHP’lilerin tedavüle soktuğu tek yanlı iddialara dayanan ‘kampanya’ haberleri...
Hemen, bugün benim de yazarlık yaptığım tek bir medya grubu aklınıza gelmesin.
Bakarsanız, diğer gruplarda da görürsünüz.
Grubun hepsini de aynı sepete koymayın.
Gazetelerin, TV’lerin bazılarında var, bazılarında yoktur.
Medyadan hakkaniyet bekleyenler...
Medyaya karşı da hakkaniyetten şaşmamalı ki, doğruyu bulalım.
Meramım şudur:
Bekledim ki, bazı doğrulara çok yanlışların da katıldığını kabul edenler çıksın.
Güven tazelensin.
Çünkü gerçeğe direnmek, faydasız.
Sonunda, hep gerçek kazanır.
Vakıa, savunma refleksleri devreye girdi...
Bugün, ‘kıssadan hisse’ alınır diye, bir ibret vesikasını ortaya çıkarıyorum.
Başbakan’ın çocuklarıyla ilgili haberlerde...
Doğrulara ne kadar yalan-yanlış katıldığını belgeliyor.
Bir de, masabaşı ‘muhalefet’ haberciliğinin, işi nerelere kadar götürebildiğini...
Çok açık gösteriyor.
***
Diyorum ki; gerçek hepimize yeter!
Yetinmeyi bilirseniz tabi.
Bana göre her şeyin başı, işte budur.
Bu altın kuralın ikinci maddesi, der ki:
Gerçeğin yarısı, asla tamamının yerini tutmaz.
Yarısını gerçek kabul edenler, birinci maddeye tekrar baksın.
Gelin, gerçeğin tamamını birlilkte arayalım.
Bu kez belgeler konuşsun.
***
Önce ilk yarısı:
Hatırlar mısınız?
Başlangıçta, Başbakan Erdoğan’ın Alman makamlarına baskı yaptığı iddia edilmişti.
Deniz Feneri Almanya’da toplanan bağış paralarını da elden teslim aldığı...
Şimdi, bu her iki iddia da asılsız çıktı mı?
Evet, çıktı.
Hem de belgelerle...
Hem de Alman polis şefinin, davaya bakan savcının, hatta hâkimin yazılı ve sözlü yalanlamalarıyla.
Sonra ne oldu, onu da hatırlayın!
Başbakan’la Deniz Feneri davası arasında bağ kurmak için bu kez çocuklarının adı işe karıştırıldı.
Ahmet Burak Erdoğan’ın Frankfurt’taki Deniz Feneri binasına defalarca gidip geldiği...
Girip çıktığı...
Hatta kuryelik yaptığı, bağış paralarını illegal olarak Türkiye’ye taşıdığı...
Bu paralarla kendine bir gemi bile satın aldığı söylendi.
Bütün bunlar yazılıp çizildi mi?
Evet!
Bunlar oldu; bütün bunlar yaşandı.
Gerçeğin ilk yarısını gördüğümüze göre...
Diyorum ki, gelin şimdi de tamamına bakalım.
Sonra siz karar verin:
Yarısı, tamamının yerine geçer mi, geçmez mi?
***
Şimdi okuyacaklarınız, Alman
savcılığının mührünü taşıyan bir
belgedendir.
Deniz Feneri dava dosyasının eklerinde yer almaktadır.
Dosyaya imzasız ihbar mektuplarıyla giren iddiaları gerçek gibi sunanlara, dönüp siz sorun:
O iddiaları aldığınız dosyada, Alman makamlarının verdiği cevaplar da yer alıyordu.
Neden sizin haberlerinizde...
Neden sizin yorumlarınızda onları göremedik?
Gerçeğin ikinci yarısını neden bizden sakladınız?
***
İşte o belge ve işte Ahmet Burak Erdoğan’la ilgili gerçeğin tamamı:
31 Mart 2008’de Fankfurt Savcılığı’na imzasız bir ihbar mektubu ulaştı.
Özetle, Deniz Feneri Almanya’da o güne kadar 100 milyon avroluk yardım toplandığı...
Bunların büyük bölümünün Başbakan Erdoğan’ın oğluna ait şirketlere aktarıldığı...
Ahmet Burak Erdoğan’ın sıkça Frankfurt’taki Deniz Feneri binasına gelip-gittiği...
Kuryelik yaptığı...
50 milyon Avro’yu böyle götürdükleri...
Bu paralarla Safran 1 adlı gemiyi satın aldığı...
600 daire topladığı...
İşçi Partisi ile CHP’li Baykal’ın da bu yolsuzlukları ifşayla meşgul oldukları...
İddia edilmiş.
Savcılık, bu ihbar araştırılsın, istemiş.
Davaya bakan meşhur Başkomiser Böhm, iddialara el koymuş.
***
Böhm, bir de bakmış ki:
Ne 100 milyon Avro toplandığı...
Ne 50 milyonunun hortumlandığı..
Ne Burak Erdoğan’ın Frankfurt’a gelip gittiği...
Ne Deniz Feneri’ne bir kez bile uğradığı...
Ne kuryelilk, ne de bağış paralarıyla alakasının olduğu...
Ve ne de bu davada, gemisinin izine dahi rastlandığı...
Hiçbiri doğru çıkmamış.
O imzasız ihbar, külliyen yalan...
Başkomiser Böhm, iddiaları tek tek yalanlayan raporunu, 21 Nisan’da savcılığa sunmuş.
En sonuna da bir not düşmüş.
Diyor ki:
Şu an Türkiye’de yürütülen AK Parti kapatma davasına etki etmek için bu asılsız ihbarın, bilinçli olarak yapıldığı düşünülebilir.
Hay Allah!
Niye bizde, kimsenin aklına bu gelmedi.
Hadi o kadarını düşünemedik.
İmzasız ihbardaki iddiaları büyük haber yapanlar...
Neden aynı dosyadaki araştırma sonuçlarını da haber yapmadı, dersiniz?
Oysa Başkomiser Böhm’e hürmet de, muhabbet de gösteriyorlardı.
Sözünün değeri vardı.
Acaba neden?
Biraz da siz düşünün, bakalım.
***
Gerçi, Başkomiser Böhm bile o ihbarı ‘son derece şüpheli’ bulmuş.
Raporunda bunu, daha baştan kayda geçirmişti...
Hadi bizim meslektaşlar, şüpheci olmayı bu davada unuttu, diyelim.
Yine de kabul!
Gazeteci yanılabilir, yanıltılabilir de.
Hata, herkes için her işte, her zaman mümkün, diyelim.
Ama gerçekle barışmak bu kadar mı zor?
Hatayı kabul etmek?...
***
Bakın, daha skandal manşet ‘Amca paltosu’ için bile kimse özür dilemedi.
Oysa, ortaya çıktı ki...
Başbakan’ın paltosundaki ‘Amca’ imzası, Remzi Gür’ün kızına ait değilmiş.
O ‘Amca’, İstanbul’daki bir terzinin markasıymış, aslında.
Masa başında o haberi attıranlar...
Sonra da ‘bu tutar be!’ diyerek bir hevesle manşete çekenler...
Gazetecilik mi yaptı, şimdi?
Gerçekleri mi arıyorlardı, sahi?
Bu da mı, basın özgürlüğüne dahil?
İşte gerçekler kabak gibi ortada.
Neden gerçeklerle yetinemiyoruz; nedir asıl mesele?
Hâlâ anlayamadım.
Anlayan varsa, beri gelsin.