Başbakan'ın heykeli

Erdoğan, cami cemaati olmayan kırılgan 'Tayyip'çileri gözden çıkardı mı, sanmıyorum. Onları cadı avcılarına, kara listecilere yedirecek mi, ihtimal vermiyorum.

Daha bir ay önce Başbakan’ın heykelini yaptırmıştı adam. Şimdi adı, kara listelerde geçiyor.

Şahsen tanıdığım, bildiğim bir isim. İş âleminden biri.

Başbakan Erdoğan’la doğrudan teması veya kişisel bir yakınlığı yok. Hiç olmadı da.

Öyle bir çabası, devlet kapısından herhangi bir menfaat beklentisi yahut bir ikbal arayışı da yok.

İşler iyi gittiği zaman zaten ona da yarıyor.

Türkiye kazandığında o da kazanıyor.

Fakat meselesi, sadece zenginleşmek değil.

Değişimi destekliyor, eski Türkiye’nin hastalıklarından kurtulmayı dert ediniyor.

Erdoğan’ın devr-i iktidarında, Türkiye’nin demokratikleşmesinden müthiş mutlu.

Askeri vesayetin geriletilmesini, hak ve özgürlüklerin genişletilmesini, Kürt sorununda bir hayal olan konuşarak çözme sürecinin gerçeğe dönüşmesini hep Erdoğan’ın puan hanesine yazıyor.

Bu sebeple Erdoğan’ı, bir demokrasi ve özgürlük şampiyonu gibi görüyor.

Kendi mahallesinden gelen bütün baskılara rağmen Erdoğan sevdasından vazgeçmedi.

Bir ay öncesine dek, benim tanıdığım en hesapsız-kitapsız Tayyip Erdoğan hayranıydı.

Bazen yüzüne karşı, bazen de arkasından dudak bükülerek Tayyipçi denmesi dahi umurunda olmadı.

2010’daki anayasa referandumunda ‘Yetmez ama evetçi’ydi.

2011 genel seçimlerinde oyunu, göstere göstere Tayyip Erdoğan’a verdi.

En son, elleriyle yaptırdığı Erdoğan heykelciğini dost meclislerinde dolaştırıyordu.

Kınamalara, yermelere, heykel coşkusunu abartılı ve saçma bulmalara, muktedire yağcılık sayıp ayıplamalara, iktidar şakşakçısı diye alay etmelere aldırmadan bir de.

Elinde tuttuğu Erdoğan heykelinin yakında, Oscar heykelciği gibi uluslararası bir sembole, bir barış ikonuna dönüşeceğine bahse giriyordu.
Dediklerine, harfiyen ve yürekten inanıyordu da.

Onu bu denli heyecanlandıransa İmralı’yla başlayan görüşmelerdi.

Başbakan’ın, liderlik cesaretiyle alkışı hak ettiğini düşündüğü için o heykelciği döktürmüştü.

Gıyabında, kendi Nobel ödülüyle Erdoğan’ı kutlamış oluyordu.

İşte Tayyipçi olmakla gurur duyan o işadamı, bugün çift taraflı bir baskı ve yıldırma cenderesinde.

İşyerinden Gezi eylemlerine destek verenler tespit edilmiş.

Suçüstü yakalanmış yani. İki taraftan da itilip dışlanıyor.

Bir içindeki Erdoğan sevgisine, bir elindeki heykele bakıyor şimdi. Kara kara düşünerek. Demokrasi ve özgürlük istemekten başka günahım neydi diye hayıflanarak...

AK Parti ve Erdoğan’ın, muhafazakâr olmayan böyle çok gönüllü müdafileri vardı.

Çevrelerinden, “Oh olsun, hak ettiler, bu az bile, daha fazlasına müstahaklar, meftun oldukları iktidarın gerçek yüzünü görsünler bakalım” türü laflar işitecek kadar ileri gitmiş ‘Tayyip’çiler.

Erdoğan, cami cemaati olmayan bu kırılgan ‘Tayyip’çileri gözden çıkardı mı, sanmıyorum.

Onları cadı avcılarına, kara listecilere yedirecek mi, ihtimal vermiyorum.

Bence onları göz göre göre kaybetmek yerine gönüllerini alacak, sevgilerini yeniden kazanacak.

Siyaseten rasyonel olan budur diyorum.

Kırılgan Tayyipçilerin, içerde ve dışarda o ‘halk kahramanı’ imajını pekiştirmedeki rollerini hatırlatıyorum.

“Sevilen adam olmak, korkulan adam olmaktan çok daha büyük bir güçtür” argümanını kullanıyorum.

Ama gelin görün ki adlarının Tayyipçiye çıkmasından zerre kadar çekinip gocunmamış kimselere bile bunu anlatmakta zorlanıyorum.

Acaba niye?