Başlıca Gezi yanılgıları

Olup bitenlerin en kayda değer yanı, sokağın güttüğü şahsiyet davasıdır. Görmezden gelinenlerin, hiçe sayılanların otorite figürüne başkaldırması yani.

Diğerlerinin arasında gümbürtüye gitmesin.
En büyük yanılgı, Türkiye’nin artık Gezi Parkı’ndan yönetileceğini sanmaktır.
Siyasi dengelerin altüst edildiği, bütün hesapların değiştiği, iktidar cephesinin darmaduman yenilgiye uğradığı, Tayyip Erdoğan’ın atlatamayacağı bir bozgun yediği analizinden kaynaklanıyor bu.
“Liderlik kapasitesi ağır darbe aldı, verilen hasar o kadar büyük ki daha da toparlayamaz” yanılgısı diyelim.
Eylemcilerin az bir bölümüyle sandıktan umudunu kesmiş bir kısım yorumcu düşüyor buna.
Sokaktan iktidar çıkaracaklarına bir biçimde inandırmışlar kendilerini. Tası tarağı toplayıp gidecekmiş hükümet.
Aşırı heyecan yapmalarından olsa gerek. Ne desen boş!
Olay sıcak, toz duman yatışsın hele, önümüzü görüp öyle konuşalım demiyorlar.
Analizden çok, arzu ve temennileri yansıtan erken bir hüsnü kuruntu.
Yakından bakıldığında kızgınların, küskünlerin, incinmişlerin, muhaliflerin ve marjinal uçların tuhaf bir toplamı gibi görünüyor eylemciler.
Onları bir araya getiren ortak payda, iktidara duydukları öfke.
Ama herkesin öfkelenmek için ayrı bir sebebi var.
İkinci büyük yanılgı da bütün bu öfkeyi tek bir nedene indirgemektir.
Gelelim üçüncüsüne...
Oradaki grupların her biri ayrı telden çalıyor.
Birbirlerine sözleri geçmez.
Taksim Platformu ya da başka bir örgütün ve hatta Sırrı Süreyya Önder gibi öne çıkan bir ismin sözünü de dinlemezler.
Araya girenlerin ‘dağılın’ demesiyle eylemcilerin dağılacağını düşünmek de hatırı sayılır bir yanılgıdır.
Başbakan Vekili Arınç’la Cumhurbaşkanı Gül’e iletilen taleplerin karşılanması bile Gezi Parkı’nı boşaltıp sokakları tahliye etmeye yetmeyecek gibi.
Çünkü mesele parkın korunmasını da kışla projesinin iptalini de çoktan aştı.
Talep torbasının içinde yok yok. Gayya kuyusu mübarek, herkesi tatmin edecek bir dip noktası bulmak imkânsız.
Beklentiler karışık ve tutarsız olunca, günün sonunda eylemcilerin, evlerine mutlu bir yüz ifadesiyle döneceklerini ummak da başka bir ciddi yanılgı.
Gayrimemnunların mutlaka rahatlatılması lazım.
Kimsenin zaferini de gölgelemek istemem.
Fakat toplum, Gezi eylemcilerinden ibaret değil.
Sesi çok çıkanlar, diğer bütün sesleri bastırdıkları, kalan herkesi sindirdikleri yanılgısına da kapılabiliyorlar.
‘Astıkları astık, kestikleri kestik, bundan böyle ne derlerse o olacak’ havasına çabucak girenler de çıkabiliyor aralarından.
Sessizce bir kenarda bekleyen, barışçıl tepkileri anlamaya çalışan ama çoğunlukla dinlemede kalan toplum kesimlerinin sükunetini, sınırsız bir kredi açılmış gibi yanlış yorumluyorlar.
Bastırılmaktan şikayet edenlerin, farklı düşünenler üzerinde karşı baskı kurma çabaları paradoksal bir durum.
Sokağın, seçim sandığını esir alabileceği gibi olmadık yanılgılara da sürüklenebiliyorlar bu yüzden.
Sandığın yeri ayrı, sokağın yeri ayrı. İkisini birbirine karıştırmak şu ara yaygın bir yanılsama.
Olup bitenlerin en kayda değer yanı, sokağın güttüğü şahsiyet davasıdır.
Tercihleri görmezden gelinenlerin, duyarlılıkları yok sayılanların otorite figürüne başkaldırması yani.
Rüştlerini kanıtlamak, varlıklarını ispat ve layık oldukları saygıyı görmek için sokağa döküldüler bir bakıma.
Hak arayan kalabalıkların arasına sızıp başkalarının kişiliğine, şeref ve haysiyetine saldırmayı ‘şahsiyet yapıyorum’ zannetmek ise kavgacı ergenlere dahi yakışmayan vahim bir yanılgı.