Bir biz vardık, bir de küffar!

Bir biz vardık, bir de topuyla tüfeğiyle kötü kalbiyle küffar. Biz kazandık, çünkü iyiydik...Hepsi bu mu?

Karagöz’ün repertuvarı tarihinkinden daha zengin’’ der Cemil Meriç.
Tarihin repertuvarı da emin olunuz ki Fetih 1453’ün senaryosundan daha zengindir.
Pazar akşamı filmi izlerken, bir kez daha hak verdim üstada.
Fetih filmi, kuru bir hamasete yaslamış sırtını. Yüksek maliyetine rağmen ucuz görünmekten kurtulamamış.
Meriç’in ‘Bu Ülke’ kitabı, hiç tartışmasız bir üslup dehasının şaheseridir. Yalnız, sorunu Cemil Meriç’in tarih şuurunda da aramayın.
Çünkü Balzac gibi, Dostoyevski gibi, Dante gibi maziye âşık üstat da. ‘Murdar bir halden muhteşem bir maziye kanatlanmak’ için gericilik yaftasını boynuna asmaya bile razıdır.
Şanlı bir tarih var üstadın hafızasında. Geçmiş, ihtişamla doludur. Ama bütün ihtişamı şu cümlelerden mi ibaret:
‘’Kıtaları ipek bir kumaş gibi keser biçerdik. Kelleler damlardı kılıcımızdan. Bir biz vardık cihanda, bir de küffar...’’
Fetih 1453’ün muhteşem mazisi, bu duygu seviyesini aşmıyor maalesef.
Üstelik Fatih’imiz yeterince heybetli canlandırılmıyor. Savaş meydanının dehşetengiz ihtişamı karşısında cılız kalıyor Fatih karakteri.
Yerli sinemanın yükselişinde yeni bir irtifa değil Fetih 1453. Büyük bir merhale, yeni bir aşama beklentisiyle izlemek hataydı belki de. Sonuç pek parlak olmadı.
Faruk Aksoy’un çabası takdiri de ilgiyi de hak ediyor elbette. Ama sinemada zevk sahibi izleyicinin beklentisini karşılamaktan uzak.
Dedikleri gibi masraftan kaçınılmamış, kesenin ağzını açmış yapımcı. Sorun parada da değil lakin.
Para her zaman en iyisini satın alamıyor. En pahalı sinema filmimizin en zayıf yeri senaryosu.
Set giderlerinden kısılıp harcamaların birazı senaryo geliştirme işine ayrılsaydı keşke.
Meriç’in roman tahlili, bizim sinema denemelerimiz için de geçerli olmamalı çünkü. Divan edebiyatında roman türünün gelişemeyişini şöyle açıklıyor:
‘’Batı’nın ilk romanlarından biri ‘Topal Şeytan’. Kahraman, evlerin damını açar, bizi yatak odalarına sokar.
Roman, başlangıcından itibaren bir ifşadır. (Halbuki) Osmanlı’nın ne yaraları vardır, ne yaralarını teşhir etmek hastalığı.
(Ecdadın) Hikâyeleri ya bir cengâveri ebedileştirir ya hisse alınacak bir kıssadır.’’
Cengâver asırlar önce ebedileşmiş menkıbelerimizde. Hisse deseniz, çocuklarımız o kıssayla büyümüş zaten. Bizi neyle şaşırtacak sinema?
Bir biz vardık, bir de topuyla tüfeğiyle, kötü kalbiyle küffar. Üzerine sefer eyledik. Bozgun akşamlarından sonra zafer sabahları geldi. Biz kazandık, çünkü iyiydik...Hepsi bu mu?
Şatafatlı cenk sahnelerinden geriye bu fukaralıkta bir senaryo kalıyor işte.
Kast seçimini, oyunculuk sorunlarını, entrika yoksunluğunu, gerilim kurgulanamayışını, yan hikâyeciklerin zayıflığını saymıyorum daha.
Fatih’in yaraları var, filmde teşhir de ediliyor. Fakat yüzeysel, fakat sığ. Derine inilmiyor.
Genç yaştaki bir tahtzadenin karakter dönüşümü, dramatik anlara taşınamıyor.
Sultan Mehmet’in içinde bir cihan fatihinin nasıl büyüdüğü, tarihi bir sınav anında devleşerek nasıl ortaya çıktığı tek kelimeyle ıskalanmış. Karikatürize birkaç çıldırma sahnesiyle geçiştiriliyor buhranları.
“Harcanan paraya yazık, çöpe atılmış” demek insafsızlık! Ortada ciddi bir emek, ciddi bütçeli bir prodüksiyon var.
Fakat pazar akşamı sinemada bir biz vardık, bir de küffar. Kahramanımızın tasvirsiz halleri arada kaybolmuştu.