'Bir saat'in alternatif tarihi

Dün İsmet Berkan, macera tadında yazdı. 'Efradını cami, ağyarını mani' bir şekilde, hem de.

Dün İsmet Berkan, macera tadında yazdı.
‘Efradını cami, ağyarını mani’ bir şekilde, hem de.
Ne varsa, ne kadarı yazılabilirse...
Geriye hiçbir şey bırakmadı.
Başbakan’a nasıl vasıl olduk,
diye başladı.
O bir saate dair her şeyi anlattı.
Meraklılar için tafsilatıyla
hikâye etti, bütün yaşananları.
O kadar ki, ikinci bir yazıya zırnık malzeme kalmadı.
Arta kalan tek şey; ‘off-the-record’ kısımlarıydı ki, sohbetin...
Yazmak, açık kural ihlali olurdu.
Tam, onu da kimse beklemez benden, diyordum ki...
Üzerime çöken rehaveti, Ankara’daki meslektaşların gıdıklayıcı bakışları bozdu.
Daha, “Benim yerime de yazmış” dememe kalmadan...
Ağız birliği etmişçesine, “Sayılmaz, sıranı savmadın daha sen!” itirazlarına muhatap oldum.
Bütün rahatım kaçtı, iyi mi?
***
İsmet Berkan’ın bakiyesinden bir yazı daha çıkmaz, oysa.
Zulada sakladığımız ‘gündem bombaları’nı da patlatamam.
İşin kitabına sığmaz, çünkü.
Düşünün, ne derler sonra, bana!
Kala kala, o bir saatin alternatif hikayesini yazmak kalıyor.
Gayri resmi tarihini, yani.
Hangi yollardan geçtik, hangi badireleri atlattık?...
Dere, tepe düz mü gittik?...
Yoksa pişmiş tavuğun başına gelmeyen dertlere mi düçar olduk?
Gılgamış gibi ölümsüzlük iksiri peşindeydik de...
Korku ormanlarından mı
geçtik?...
Dehşetengiz canavarlar mı kesti yollarımızı?...
Ab-ı hayat suyunu içemeden
geri mi döndük, yoksa?
***
Beklentileri karşılar mı,
bilmiyorum.
Sıra savmak niyetine,
işte yazıyorum:
Olağanüstü hiçbir doğa olayı cereyan etmedi, o bir saatte.
Ne, gaipten sesler duyuldu.
Ne, seyrü seferimize esrar katan gariplikler... 
Notlarımdan yerli bir ‘Indiana Jones’ serüveni de çıkmaz.
Elde, kutsal hazineden paha biçilmez parçalar da yok.
Ne yaparsınız?...
Üçlü fotoğrafımıza bakın, görürsünüz zaten.
Ben biraz da, o koyu sohbetin kenarında kaldım, hani.
Bilmem, gereksiz kıskançlıklardan kendimi kurtarmaya yeter mi, bu?
Yine de ihtiyaten, kem nazarlardan sakınmak için ‘mavi boncuk’la dolaşmaya karar verdim.
İsmet Berkan’a da, tez elden bir adet temin etmesini salık veriyorum.
Kutsal hazine meraklılarına da duyurulur:
Harrison Ford’un boşalttığı ‘avcı’ rolü, hâlâ boş duruyor.

Arınç’ı yanlış anlamışlar
Yer darlığından hayli gecikti ama kayda geçirmezsem olmaz.
Konu, Bülent Arınç’ın
kabineye girmesi.
Medya ulemasının ittifak halindeki yorumu şuydu:
“Hak bildiğini söylemekten çekinmeyen...
Eyvallahsız...
Yolsuzlukların amansız düşmanı, dürüst bir siyasetçidir, Bülent Arınç.”
Bin naz ve tenbih ile...
Yargıdan ayrı icabına bakması için Deniz Feneri dava dosyasını da, ona
tevdi ettiler.
Gelin görün ki...
Bülent Arınç, o dosyayı, kapağını açmadan yargıya havale etti.
Tekmil alıp vermedi; emir tekrarına hiç girmedi.
Ağzına laf
koydurmadı, yani.
Geçen hafta NTV’ye konuşmasında, dedi ki:
“Almanya Deniz Feneri’nden haberim yok.  Ama Türkiye’deki Deniz Feneri Derneği’ni tanırım. Faaliyetlerine katıldım. Kuruşu kuruşuna hesabını verdiğini düşünüyorum.”
Gene doğru bildiğini söylemiş, demek ki.
Ne yaparsınız; kendi şapkasından başkasınınkini takmıyor, adam.
Kimsenin de ‘emir eri’
değilmiş, işte.
***
Bu da, kayıtlar için benim görüşüm:
Deniz Feneri Almanya’nın davası görüldü.
Suçlu bulunanlar, şimdi cezalarını çekiyor.
Türkiye Deniz Feneri’nde de aynı şey tespit edilirse, yapanın yanına behemehal kar kalmasın.
Hiçbir suç, cezadan muaf tutulmasın, tamam!
Ama kimse de, mahkemece suçlu bulunmadan cezaya çarptırılmasın.
Yoksa gazete haberi, doğrudan mahkûmiyet
kararı sayılır.
Gazeteciler de,
infaz memuru...
Yakın zaman örnekleri, AK Parti’li Şaban Dişli
ile CHP’li Mehmet Sevigen’dir.
Haklarında gazete
haberleri var ama hâlâ mahkeme kararları yok.
Parti kurullarından
istifa etmeleri, bence de doğruydu.
Şimdi aklanmaya
çalışıyorlar.
Ama çoktan mahkûm
etmemiş miydik, onları?